Kullanıcı Adı : Parola : Kayıt Ol  |  Şifremi Unuttum

GDO konusundaki hassasiyetinizi aynen paylaşıyoruz!

Aydın ARICIOĞLU - ANKARA

 

Biyogüvenlik Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hakan Yardımcı, toplumda GDO'lar konusunda var olan hassasiyeti tümüyle paylaştıklarını söyledi. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Yardımcı, 26 Eylül 2010'da yürürlüğe giren Biyogüvenlik Kanunu çerçevesinde oluşturulan Biyogüvenlik Kurulu'nun başkanlık görevine Tarım ve Köyişleri Bakanı tarafından atanmıştı. Ancak göreviyle ilgili konuşurken 'hareket serbestisi' ve 'bağımsızlık' kavramlarının altını özellikle çiziyor: “Bizler bağımsız kişileriz. Ve bu bağımsızlığımız kanunla da teminat altına alınmış durumda. Şu anda ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan ne de herhangi bir bakanlık bizi görevimizden alabilir. İçime sinmeyen bir gelişme karşısında kesinlikle sessiz kalmam, bana düşen bir tane oyumu 'ret' olarak veririm.” Prof. Dr. Hakan Yardımcı, fakültedeki odasında gerçekleştirdiğimiz sohbette Türkiye'nin Biyogüvenlik Kanunu ile oluşturduğu yasal çerçeve içerisinde GDO'ların araştırılması, geliştirilmesi ve ticaretinin ne şekilde yürütüleceğine ilişkin aydınlatıcı bilgiler verdi.

 

GDO'lu ürünlerin taşıyabileceği riskler karşısında insan, hayvan ve çevre sağlığı ve biyolojik çeşitliliğin korunması adına Kurul olarak yapmaya başladığınız çalışmalar hakkında bilgi verir misiniz?

 

Biyogüvenlik Kanunu zaten bahsettiğiniz bu endişelere dikkat edilerek hazırlanmış bir kanun. Kanunu incelediğiniz zaman Avrupa Birliği ile birçok yönden paralellik olduğunu görebilirsiniz. Bunun nedeni Türkiye'nin AB ülkeleri gibi Cartagena Biyogüvenlik Protokolünü imzalamış olması ve Avrupa Birliği'ne tam üyelik için yaptığı uyum çalışmalarıdır. Öte taraftan Türkiye'nin AB'ye tam üye olmaması ve zengin biyoçeşitliliği nedeniyle kendine özel yönleri de olan bir kanundur. Türkiye'de işte o nedenle bir Biyogüvenlik Kurulu var. AB üyesi olsaydık Biyogüvenlik Kurulu yerine AB'nin siyasi otoriteleri tarafından oluşturulan EFSA Yönetim Kurulu olacaktı. Biyogüvenlik Kanunu'yla Türkiye, transgenik tohumların topraklarında ekilmesi yasaklamış durumdadır. Transgenik bitki ve transgenik hayvan üretimi ülkemizde yasaktır. Ama bilimsel amaçla bu tür çalışmalar yapılabiliyor. Hem kanunda, hem de yönetmelikte bunların bilimsel olarak çalışılabileceği ile ilgili açık hüküm var. Yönetmelik, bu Ar-Ge çalışmalarının kimler tarafından yapılabileceğini de açıkça ortaya koymuş: Bakanlıklara bağlı kuruluşlar, üniversiteler, TÜ- BİTAK'a bağlı kuruluşlar, Bakanlığın yetkilendirdiği araştırma kuruluşları transgenik bitki ve hayvanlarla ilgili çalışmalar yapabiliyor. Ancak bu çalışmalarla ilgili bir bilgilendirme zorunluluğu söz konusu... Tarımsal Araştır- malar Genel Müdürlüğü'ne yazılacak bir yazı ve bununla ilgili bir formun doldurulması suretiyle böyle bir çalışma yapıldığı konusunda bilgi veriliyor. Bu prosedürün nedeni, yapılacak çalışmanın Ar-Ge amaçlı gösterilip ticaretinin yapılmasını engellemektir. Hem bu alanda, hem de başka konularda ülkemizde ve dünyada zaten var olan, olması da gereken bir prosedürdür bu. Mesela biz fakültemiz laboratuarında çalışmak üzere yurtdışından bir mikroorganizma getireceğimiz zaman durumu önce bir yazıyla KKGM'ye bildiriyoruz; oradan olumlu cevap geldikten sonra bunu getiriyoruz. İşleyiş diğer ülkelerde de aynı şekildedir. Onun dışında Ar-Ge çalışmalarıyla ilgili, “Niye yapıyorsun, neden yapıyorsun?” gibi bir baskımız hiçbir şekilde söz konusu değil. Ancak bize bilgi verdikleri takdirde daha sonraki risk değerlendirme kısmını atlamış oluyorlar. Daha sonra bunu piyasaya sürmek isterse bir risk değerlendirme işlemine tabi tutulacak, bu da birkaç seneyi alıyor. Dolayısıyla önceden bilgi verilmesi halinde Türkiye sınırları içerisinde yapılan Ar- Ge çalışmalarında avantaj sağlamış oluyor araştırmacı.

 

Türkiye'de üretimi yasak olan bir transgenik materyalden söz ederken, bunun ilerde 'piyasaya sunumuna' yönelik bir kolaylıktan söz ettiniz. Hem yasak, hem de kolaylık... İkisini buluşturan şeyin ne olduğunu biraz açar mısınız?

 

Bunu sadece tohum düzeyinde düşünmeyin. Starter kültür ya da transgenik hayvan olarak düşünün. Çünkü şu anda laboratuvarlarımız için transgenik hayvanları ithal ediyoruz. Tohumla ilgili olarak da şöyle düşünebilirsiniz: Bunu Türkiye'de ekmezsiniz, ama ihraç etmek için üretebilirsiniz. Örneğin İsrail bu tohumları üretiyor, dışarıya satıyor, ama kendi topraklarında ekmiyor. Dolayısıyla siz de patentini aldıktan sonra yurt dışına satabilirsiniz. Yani Türkiye'de üretilmeleri, bunların Türkiye'de ekileceği, dikileceği anlamına gelmemektedir. Türkiye bu konuda kendini geliştirdiği ölçüde bunlarla ilgili ortaya çıkabilecek riskler konusuna da kendini hazırlamış olacaktır. En kötü şey bu alanda dışarıya bağımlı olmaktır. O nedenle biz biyoteknoloji ile ilgili Ar-Ge çalışmalarının Türkiye'de özellikle desteklenmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ar-Ge çalışmalarının desteklenmesi ve bunun sonucunda belli transgenik ürünler için patent alınması, bunların Türkiye'de satılacağı ya da kullanılacağı anlamına gelmez. Örneğin Türkiye buğdayın ana vatanı; yarın öbür gün buğday ile ilgili yeni bir gen geliştirdiğinde bunu yurtdışına pazarlayabilir. Ayrıca bu Ar- Ge çalışmalarının farklı yönleri de var: Tekstil sektörüne yönelik boyutu, çevre koruma ile ilgili boyutu var, ya da tıbbi ürünler boyutu var, vs... Bu konularda ülke olarak kendimizi geliştirmez, biyoteknoloji ile ilgili çalışmalarımızı baskılarsak, birçok ülke bu konuda çok ileri gittiğinde aradaki mesafeyi kapatamayacak durumda kalırız. Gen aktarımlarıyla ilgili çalışmaların ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Şu anda GDO'lara herkes olumsuz gözle bakıyor ama olumlu yönlerini de unutmamak gerekir: Antibiyotikleri, insülini kullanıyoruz, yarın öbür gün aşı içerikli gıdalar yapılacak; çocuk onu yiyerek çocuk felci aşısını ya da eksik enzimini tamamlayacak. Ya da örneğin bir madde eksikse, onu yoğun olarak alıp beslenmedeki açığını kapatabilecek. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Dolayısıyla transgenik uygulamalar aslında çok ciddi imkânlar sunuyor. Ama sonunda bu çalışmaların belli bir riski de vardır. Bu riskin yönetilebilir olup olmaması çok önemli. Buna kanaat getirene kadar ciddi çalışmalar yapılması gerekmektedir. Türkiye'nin en önemli şansı, Avrupa Birliği gibi aslında bu tür ürünlerin ticaretine muhalif ve buna karşı belli standartlar oluşturmuş bir siyasi yapıya dâhil olacak şekilde hareket etmesidir. Yoksa diğer türlü baktığımızda, yani Amerikan ekolünde, bunların normal ürünlerle 'eşdeğer' kabul edildiğini ve etiketlenmeden satıldığını görüyoruz. Neticede, bizim Kurul olarak bu alandaki çalışmaları belli bir denetim altında tuttuğumuzu özellikle belirtmek isterim. Yakında göreceksiniz; Kurulumuz GDO'larla yapılacak Ar-Ge çalışmalarıyla ilgili kuralları belirlemede de aktif rol oynayacak, bu araştırmaların belli uluslararası standartlarda, belli kurallara dikkat edilerek yapılmasıyla ilgili yönetmelikler yayımlayıp gerekli kuralları koyacaktır.

 

Kurulun oluşumuyla ilgili olarak, “Bu Kurul'dakiler atanmış kişilerdir, ne söylenirse onu yaparlar!” gibi bir eleştiri de dile getiriliyor. Bu konuda ne söylerseniz?

Evet, gerçekten de öyle bir yanlış algılama oldu. Ben şunu her yerde özellikle söylüyorum: Bizler bağımsızız. Şu anda ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne de herhangi bir bakanlık bizi - normal koşullarda - görevimizden alabiliyor, ya da bir başka yere atayabiliyor... Dolayısıyla hareketlerimizdeki bağımsızlık kanunen teminat altına alınmış durumda... Bu durum bizlere bir hareket serbestisi tanıyor. Yani Kurulda bulunan bir üye, onun dışında hangi kimlikte ise, ondan sıyrılıp Kurul üyesi olarak hür iradesiyle karar verme imkânına sahip. Ve bu noktada, toplumdaki hassasiyetin aynısının Kurul'da da olduğunu hemen söyleyeyim. Açıkçası, ben şahsım adına söyleyeyim: İçime sinmeyen bir olayda kesinlikle kabul etmem, bana düşen bir tane oyumu “ret” olarak veririm. Bizim de bir ailemiz, çocuklarımız var. Mesela çocuğum 2003 senesinde doğduğunda ben de gidip bebek mamalarının etiketlerini titizlikle inceliyordum; “Acaba içinde şu var mı, bu var mı? diye... Ve gerçekten dikkat ederek alıyordum. Sonuçta hepimiz belli bir duyarlılığa sahibiz bu konuyla ilgili... Ve şimdi bu duyarlılığı belli bir samimiyet içerisinde toplumla da paylaşmaya çalışıyoruz. Aslında açıkçası, Türkiye'nin hazırladığı kanuna baktığımızda ve bunu Avrupa Birliği mevzuatı ile karşılaştırdığımızda, çok sıkı bir kanun olduğunu görüyoruz. Avrupa Birliği'nde transgenik tarımın yapılmaması ile ilgili bir hüküm yok örneğin. Türkiye ise bunu kanunen yasaklamış durumda... Ancak bu bile konu ediliyor: “Bir satır yazılmış; istenirse bir gecede Meclis'ten geçirilerek kaldırılır!” diyenler var. Eğer böyle bir irade varsa Meclis'te, bir satır değil, istenirse tüm kanun bir gecede değiştirilir! Ayrıca hatırlarsınız, Biyogüvenlik Kanunu sadece iktidar partisinin kanunu olarak geçmedi, diğer partiler de bu şekliyle geçmesine ciddi katkıda bulundular.

 

Bu sürecin yönetmeliklerle götürülmeye çalışıldığı Biyogüvenlik Kanunu öncesi dönemde amacı çokça tartışılan girişimler oldu. “Bazı ithalat başvurularına özel kapı açılıyor!” şeklinde yorumlanan peşpeşe yönetmelik düzenlemeleri yapılmıştı. Şimdiki kaygı ve tereddütlerin nedeni, o dönem yaşananlar olamaz mı? Bu kaygıları giderecek bir değerlendirmeniz olabilir mi?

 

Bizim Biyogüvenlik Kurulu olarak en büyük rahatlığımız, sonunda bir Biyogüvenlik Kanunu'na sahip olmamız. Bizden önceki Bilimsel Komite, Bakanlık tarafından oluşturulmuş olup, Gıda Kanunu'na istinaden karar almaktaydı. Bahsedilen yönetmelikler de sadece o dönemdeki birtakım ihti- yaçları gidermek amacıyla yapılmışlardı. Zaten esas kıyamet ondan koptu: Biyogüvenlik Kanunu çıkmadan, ona benzetilerek yapıldığından dolayı vs... Şimdi ise bizim bir yasamız var ve yönetmeliklerimiz de zaten o yasaya göre hazırlanıyor. Dolayısıyla, Kanun öncesi Bilimsel Komite'nin aldığı kararlarla bizim aramızda herhangi bir ilişki yok. Bağlı olduğumuz kanun ayrı, kurumsal yapımız ayrı... Artı, şöyle bir durum oldu: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Biyogüvenlik Kanunu'nun 26 Eylül 2010 da yürürlüğe girmesiyle GDO ithalatını durdurdu. Yani biz göreve geldiğimiz andan itibaren, daha önce alınmış ithalat kararları iptal edildi. Sadece başlamış ve belli bir aşamaya gelmiş olanlar kabul edildi, Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonraki başvurular alınmadı. Şu anda da (yem olarak kullanılacak üç soya geninin ithaline izin veren 25 Ocak 2011 tarihli son Kurul kararı dışında) Türkiye'ye GDO ithalatı yapılmıyor. Bu süreçte Biyogüvenlik Kurulu olarak şöyle bir sıkıntı da yaşadık: Türkiye daha önce GDO'lu ürün ithalatı konusunda belli bir izin vermiş ve bu ithalat devam ediyorken, bir anda bu kesilince, bu sefer bütün bu yük ve bu zamana kadar kabul edilmiş olan genler hiç kabul edilmemiş olarak ortaya düştü ve peyderpey bizim önümüze gelmeye başladı. Özellikle gıda ve yem üreticisi, ithalatçısı, ihracatçısı da sıkıntıdaydı, çünkü arada bir geçiş dönemi olmadığı için eldeki stoklar bitmiş, ya da bitmek üzereydi. Dolayısıyla bu sektörlerin bütün yakınmaları Biyogüvenlik Kurulu'na geldi. Yani aslında biz sıfır noktasından başlamış olduk. Oradan başladığımızda da önce Yem Sanayicileri Birliği Derneği'nin yem amaçlı kullanımla ilgili bir başvurusu vardı. Özellikle kanatlı hayvancılık sektörü için çok gerekli olan soya geninin ithali söz konusu idi burada... Biliyorsunuz, ülke olarak kullandığımız tüm soyayı neredeyse ithal ediyoruz, soya üretimimiz yok denecek kadar düşük bir düzeyde... Biz göreve geldiğimizde Türkiye'nin 90 günlük soyası kalmıştı. Bakanlık bununla ilgili olarak Yem Sanayicileri'nin yaptığı başvuruyu bizim önümüze getirdi. Biz de değerlendirmemizi yaparak geçen günlerde sonucu açıkladık.

 

Medyada “Frankenştayn tavuklar geliyor!” diye verilen haberlerin çıkış noktası olan ithalat izni yani..?

 

 Evet. Bakınız, bu ürün en az on senedir Avrupa Birliği'nde ve senelerdir de Türkiye'de tavuk yemi olarak kullanılıyor. Eskiden tavuk yemlerinde proteinler et-kemik unu, kan unu, balık unu gibi maddelerle sağlanıyordu, ancak bunlar deli dana nedeniyle Avrupa Birliği'nde yasaklanınca bunların yerine soya girdi. Soyanın da dünyada yaklaşık %85-90'ı genetiği değiştirilmiş soya... Ve tüm AB ülkeleri, Türkiye de dâhil olmak üzere bunu kullanıyor. Yani bunun alternatifi yok gibi bir şey. Bu konuyla ilgili son tartışmalarda bize, “Niye soyanın genetiği değiştirilmemiş olanı kullanılmıyor?” sorusu da çok yöneltildi. O da kullanılabilir, ama onun izni için bize başvurulmuyor ki! Biz transgenik soyanın kullanılıp kullanılmayacağıyla ilgili başvuruları alıyor ve onula ilgili karar veriyoruz.

 

Konuyla ilgili haberlerde transgenik soya ile beslenen tavukların, bunu gıda olarak tüketen insanların sağlığı açısından risk oluşturabileceği vurgusu yapılıyor. Bu konuda bir değerlendirmeniz olur mu?

 

Bu Avrupa Birliği'nde de çok tartışılan bir konu. 2007'de AB Gıda Otoritesi - EFSA'nın bununla ilgili almış olduğu karar var. EFSA bu gibi kararları çok uzun yıllara yayılmış araştırmalar süzgecinden geçirdikten sonra alıyor. Burada konu ettiğimiz soya geni ABD'de 1986'dan, Avrupa Birliği'nde ise 1996'dan beri kullanılıyor. EFSA'nın 2007 yılında aldığı kararda soyanın yem olarak kullanımıyla ilgili hiçbir sakıncası bulunmamış. Risk olarak hayvanın ne etine ne sütüne olumsuz bir maddenin geçtiği saptanmış. Bunlarla ilgili en çok konuşulan konu, alerjik-toksik bir maddenin hayvanların etinde olup olmamasıyla ilgili... Uzun yıllar boyunca yapılmış yüzlerce araştırmanın sonuçları, bununla ilgili hiçbir bulguya işaret etmiyor. Bu ürün (ithal soya) Türkiye'de kayıtlı olarak birkaç senedir kullanımda, ama ondan önce de aynı ülkelerden aynı nitelikte soyanın geldiğini biliyoruz. Bunun %90'ı tavukçulukta kullanılıyor, çok az bir miktarı ise süt inekçiliğinde küspe olarak kullanılıyor. Biyogüvenlik Kurulu olarak biz bunu değerlendirirken, sadece EFSA'nın almış olduğu kararı değil, onun dışında bilimsel komitelerimizde bulunan üniversite hocalarımızın bununla ilgili bilgi birikimlerini, aynı konudaki diğer araştırmaları ve ortaya konmuş risk faktörlerini de değerlendirerek karar veriyoruz. Sosyo- ekonomik değerlendirmede ise, bunun sosyo-ekonomik etkisiyle ilgili bir karara vararak gerektiğinde öneriler de ortaya koyuyoruz. Örneğin üç soya geninin ithalatının şu sıra gündeme gelmesi çok iyi oldu; zira soyanın Türkiye'de mutlaka üretilmesi gerektiği çıktı ortaya... Bu kadar önemli bir üründe tamamen dışa bağımlıyız. Herhangi bir ürünü ihtiyaç nedeniyle yurtdışından tabii ki alabilirsiniz, ama eğer topraklarınız uygunsa bunu niye yetiştirmeyesiniz ki? Ancak soya ile ilgili asıl sorun, muhafazasının zorluğu... Çiftçi bunu ürettiğinde TMO'nun onu hemen alıp depolaması gerekiyor. Çünkü fazla dayanmıyor, bozuluyor. Türkiye kendi soyasını normal yollardan üretmiş olsa ve yeterli depolama olanağı da olsa, bu konu tabii ki bu şekilde gündeme gelmeyecekti.

 

Bilimsel komiteler, kendilerine ilettiğiniz başvurularla ilgili ne tür bir çalışma yapıyor, onu da biraz açabilir misiniz?

 

 Bilimsel komiteler hiçbir baskı olmadan, özgürce çalışıyorlar. Biz de Kurul olarak bilimsel komitelerde yer alan hocalarımızın çalışma sonuçlarını dikkate almak suretiyle karar veriyoruz. Bilimsel komiteler kendilerine verdiğimiz sürenin dışında ek süre de isteyebiliyorlar. Konuyla ilgili yapılmış çalışma, araştırma ve yayınlardan ikna olmamışlarsa bize (Biyogüvenlik Kurulu'na) dönüp, “Bunlarla ilgili Türkiye'de de laboratuvar muayenesi yapılmasını istiyoruz” diyebilirler. Basitleştirilmiş işlem dahi olsa bunu talep edebilirler. Normal işlemde (yeni başvuru prosedüründe) bu süreç var zaten... Ama bilimsel komite, normal işlemde o prosedürün işletilmesini istemeyebilir de... Şöyle bir şey var çünkü: Ben aynı zamanda A.Ü. Hayvan Deneyleri Etik Kurulu Başkanıyım. Gereksiz yere hayvanı ziyan etmemeniz gerekir. Farklı ülkelerde, farklı saygın bilim adamları tarafından yüzlerce çalışma yapılmış, yüzlerce kez aynı sonuca ulaşılmışsa, aynı şeyi bir daha tekrarlamanın anlamı yok. Artık belli konular belli bir güven miyadına ulaşmış durumdadır. Soya ithalat başvurusuyla ilgili bu son konu da onlardan birisiydi. Bilimsel komitelerin burada rahat karar vermesinin nedeni o olmuştur. Ama yarın öbür gün önümüze çok değişik şeyler gelecek; tek bir gen değil, birkaç gen içeren yeni bir ürün gelebilecek, fazla denenmemiş bir ürün gelecek, ya da insan gıdası olan bir ürün gelecek. Böyle ürünler söz konusu olduğunda prosedür daha farklı olacaktır elbette.

 

Biyogüvenlik Kurulu'nun ikinci toplantısında, “GDO ürünlerinde eşik değerin %0,9 olarak belirlenmesi doğrultusunda Bakanlığa görüş bildirilmesi” kararı almıştınız? Bulaşmayla ilgili alacağınız karar, ondan ayrı mı?

 

Evet. Şu anda örneğin ithalatına izin verdiğimiz soya %0,9 veya üzeri oranda genetiği değiştirilmiş ise etiketlenecek. AB'de olduğu gibi... Bulaşmayla ilgili kararı onun dışında, ayrıca alacağız. “Türkiye'de nasıl olsun, bulaşıklıkla ilgili oran %0,9 mu olsun, sıfır mı olsun, yani hiç bulaşıklık olmasın mı?” konuları üzerinde komitelerimiz çalışıyor. Hiç bulaşık olmaması benim kanaatime göre çok zor bir şey. Bir yerlerden, bir şekilde bulaşma mutlaka oluyor. Ve gıda tedarikçisi firmalar da bununla ilgili ciddi sıkıntı yaşıyorlar. İthal ettikleri ürün GDO ya da GDO ürünü olmasa dahi bulaşmadan kaynaklanan sorunlar yaşayabiliyorlar. Getirilen ürünlerde bir bakıyorsunuz bir gün bulaşma çıkmış, bir sonraki partide ise yok. Dolayısıyla bulaşma oranı “sıfır” kabul edildiği için sektör de sıkıntılı...

 

Eşik değere bağlı olarak gıdada ve yemde etiketleme zorunluluğunu sormak istiyorum. Yasanın yürürlüğe girmesiyle bunun başlaması gerekmiyor muydu?

Şu anda yemlerde bu uygulama var. Yem geldiği zaman eğer genetiği değiştirilmişse etiketleme ile ilgili mevzuatta ne deniyorsa, nereye yapıştırılması isteniyorsa, görünür şekilde yazılacak. Ama bir de şu dile getiriliyor: GDO'lu yemle beslenmiş tavukta ya da sütte “bu hayvan GDO'lu yem ya da küspe ile beslenmiştir” yazılsın isteniyor. Böyle bir uygulama şu an dünyada yok. Çünkü ürüne herhangi bir geçiş olduğunu gösterir araştırma sonucu yok ortada. Ama yarın öbür gün bununla ilgili bir kavram, bir uluslararası standart gelişirse biz de buna dâhil olabiliriz. Ama şu anda öyle bir şey yok, dünyada hiçbir ülkenin uygulamadığı bir şeyi siz uygulamaya kalkarsanız, bu sefer ticarete de ciddi anlamda müdahil olmuş olursunuz.    

 

TGDF'nin 29 geni içeren başvurusunu değerlendiriyoruz

 

Bundan sonra sanıyorum Türkiye Gıda ve İçecek Dernekleri Federasyonu'nun 29 geni içeren bir başvurusu var... Başvurusunun kabul edilip edilmediğiyle ilgili açıklamayı yakında yapacağız. Önümüzdeki bir diğer konu da, bulaşma ile ilgili... Onu da şöyle açıklayabilirim: GDO veya ürünü Türkiye'ye girmiyor ama bir şekilde bulaşıyor. Örneğin adam kedi-köpek maması, tavuk eti getiriyor; tavuk soya yemiş ve kursağında kalmışsa, parçalama sırasında onun geni bulaşabiliyor. Ya da benzer bir durum balık yemleri yoluyla olabiliyor. Bu bulaşma neredeyse kaçınılmaz bir şey. Örneğin gemi ile bir ürün getirilirken, daha önce o gemiyle genetiği değiştirilmiş soya taşınmışsa, her ne kadar temizlik yapılsa da, araya karışan birkaç tane soya, o ürünle ilgili eşik değerin “sıfır” çıkmamasına neden oluyor. %0,1 (Binde 1) çıkıyor mesela... Mısırda soya geni çıkıyor örneğin... Ya da soya getirirsiniz, içinden mısır geni çıkabilir. Veya kedi mamasını tavuk eti gibi görürsünüz, ama soya bulaşığı çıkar. Dolayısıyla bu şekilde bulaşmalar çıkınca Bakanlık bulaşma düzeyini sıfır kabul etti. Yani hiç bulaşma olmaması gerekiyor. Ve şu anda oran üzerinden değerlendirme yapılmayıp, “var” veya “yok” diye bakıldığı için bütün bunlar geri çevriliyor. Avrupa Birliği'nde ise bildiğiniz gibi bu oran %0,9... Yani Avrupa Birliği kendi kabul ettiği genlerle ilgili %0,9'a kadar bulaşma olabileceğini kabul ediyor. Bizde ise bunun %0,0 (Binde sıfır) olması gerekiyor. Binde 1'i bile geri çeviriyoruz. Oysa bu gibi durumlardan kaçınmak zor olduğu için, bununla ilgili bir karar alınması gerekiyor. Bu doğrultuda Kurul olarak çalışmamız devam ediyor.  




Yorumlar
Yorum Ekle