Kullanıcı Adı : Parola : Kayıt Ol  |  Şifremi Unuttum

Mendel mutfağımıza nasıl girdi?

 

Gıda Yüksek Mühendisi Funda Şentürk / Saniter Laboratuvarı

 

 

GDO'lara nasıl ve niçin gelindiğini bilmek ve ardında yatan tartışmaları çözümleyebilmek için geçmişten günümüze genetik bilimi, moleküler mikrobiyoloji, biyoteknoloji, biyokimya mühendisliği gibi konulardaki buluş ve gelişmelere göz atmak gerekir. Bizleri bir adım ileri götüren çalışmalar “gelişme” ve doğaya ait bir olguyu anlamak ise “buluş” olarak nitelendirilir. “Bir canlının sahip olduğu genetik bilgi, kalıtımsal olarak sonraki nesillere genler aracılığı ile aktarılır ve bu genler DNA içinde bulunur. Rastlantısal olarak doğal yollar ile genlerde meydana gelen değişikliklere mutasyon denir. Mutasyon sonucu oluşan değişiklik sonraki nesillere aktarılır ve bu değişim kalıcı hale gelir”i anlayabilmek için, DNA'nın temel yapısını ve işlevlerini anlamak ve bir şeyi anlayabilmek için de bilgilenmek gerekir. Bilgilenmek ise oldukça uzun süren yıllar, yüzyıllar olarak karşımıza çıkar. Daha basit bir ifadeyle, bilimsel alanlarda yapılan çalışmalar uzun soluklu çalışmalar olup, bu alanlar ile ilgilenmeyen insanların, bu uzun süreçleri anlaması için sadeleştirilerek yazılması yeterli olabilir. Genetik yapıların değiştirilmesinden kimlerin güçlenerek çıkacağını ve kimlerin zayıflayarak zarar göreceğini şu anda bilemiyoruz ve bunu da bu süreçlerin bir parçası olarak önümüzdeki on-yüz yıllarda gelecek nesiller yaşayacak.

 

Manastırda başlayan çalışmalar!

 

Genetik biliminin temelleri bir rahip olan Gregor Mendel'in (1822- 1884) fareleri çapraz döllemesi ve kalıtımsal özellikleri incelemesi ile başlamış ancak, bu çalışmaları kilisenin dikkatini çektiğinden dolayı deneylerini bezelyelere yönlendirerek manastırının bahçesinde gizli gizli sürdürmüştür. Mendel'in başarısı, döllediği ve özelliklerini titizlikle gözlemlediği bezelyeleri ele alarak sayısız kere yinelediği deneylerinden elde ettiği sonuçlar ve katı istatistiksel çalışmalarına bağlıdır. 1866 yılında tüm deneylerinden elde ettiği sonuçları yayınlamış ve kuşaktan kuşağa aktarılan “çekinik” ve “baskın” faktörlerden (şimdiki adıyla genler) bahsetmiştir. Ancak, bu çalışmaları hem bilimsel çevrede önemsiz kabul edildiğinden hem de kilise tarafından Darwinci olarak suçlandığından Mendel ölümüne kadar geçen sürede bilimle uğraşmayı bırakmıştır. 1866 yılında Ernest Haeckel (1834-1919) kalıtımsal faktörlerin hücre çekirdeğinin içinde bulunduğunu öne sürmüştür. 1868-1871 yılları arasında Friedrich Miescher (1844- 1895) tüm hücre çekirdekleri içerisinde asidik yapıda Hidrojen, Karbon, Oksijen, Nitrojen ve Fosfor elementlerinden oluşan kimyasal maddeler olduğunu belirlemiş ve bunlara “Nüklein” (şimdiki adı nükleik asit) adını vermiştir. Nükleik asitlerin kalıtımın aktarılmasından sorumlu kimyasal maddeler olduğunu 1884 yılında Oscar Hertwig (1849-1922) öne sürmüştür. Phoebus Levene (1869-1940) hücre çekirdeğinde fosfat bazlı riboz (şeker) yapısında iki tür nükleik asit, Ribonükleik asit (RNA-1909 yılında) ve Deoksiribonükleik asit (DNA-1929 yılında) bulunduğunu açıklamıştır. DNA'nın deoksiriboz (şeker) serilerinin fosfat grupları ile birbirine bağlandığı ve her şeker molekülünün yapısındaki bazların (nükleotid) türlerine göre dört adet Timin (T), Sitozin (C), Adenin (A) ve Guanin (G) adı verilen nükleotidler olduğu ve bunların birbirini tekrar eden sıralar şeklinde art arda dizildiği Phoebus Levene tarafından 1929 yılında açıklanmış olmasına rağmen, ortada çok daha karışık yapıda protein gibi moleküller dururken, genetik bilginin DNA kadar basit yapıdaki bir dizilim ile kuşaktan kuşağa aktarılamayacağına inanılmıştır. Başka bir deyişle DNA'nın yapısı o kadar basit ki, mükemmel derecedeki karmaşık yapıların temeli olup, kalıtımsal  bilgiyi taşıyamayacağı düşüncesi 1944 yılına kadar hâkim olmuştur.

Bu inanç, Oswald Theodore Avery'nin (1877-1955) pnömokoklar (zatürree hastalığı) üzerinde yaptığı çalışmalarda genetik bilginin, protein yapısındaki moleküllerde olmadığını ve DNA üzerinde kayıtlı olduğunu 1944 yılında deneysel olarak ispat edinceye kadar devam etmiştir. Kalıtımın temelleri DNA'da gizlendiğine göre, bu DNA nasıl bir yapıya sahip sorusuna cevap bulmak için, farklı alanlarda çalışan bilim insanları adeta bir yarış içerisinde birbirinden bağımsız olarak DNA yapısının modellenmesi üzerine yoğunlaşmış ve bu yarışı James Watson ve Francis Crick kazanmıştır. Kişisel olarak (sadece bayan olduğum için değil) DNA'nın X-ışını kırılması ile fotoğrafını çekmeyi başaran Rosaline Franklin'in kazanmış olmasını dilerdim. Çünkü, Rosaline Franklin Maurice Wilkins'in laboratuvarında çalışırken elde ettiği bulgular, kendisinden hoşlanmayan müdürü Wilkins tarafından gizlice Watson ve Crick'e iletilmiş, bu yarıştan insafsızca dışlanmış ve 38 yaşında çok fazla X ışınına maruz kaldığı için kanserden hayatını kaybetmiştir. Burada durup, Mendel'in bezelyeler ile çalışmalar yaptığı döneme dönersek, Louis Pasteur (1822- 1895) o zaman ki toplum için önemli olan hastalıkların, nasıl oluştuğunu ve nasıl önlenebileceği üzerine araştırmalar yaparken görülür. Kuduz hastalığı, şarapta olan bozulmalar, sütün kesilmesi, sirke yapımı, oksijen olmadan yaşayabilen mikropları keşfetmek, ipek böceğinde görülen hastalıklar üzerine gibi bir sürü çalışması, tamamen insanlığın yararına yöneliktir. En önemlisi bir bilim insanı olarak yaklaşımlarını doğrulamak için, katı bilimsel yöntemlere sadık kalmış ve bir dönem kendini Vitalizm'e (kadercilik: canlılığın mistik bir güç ile meydana geldiğini savunan görüş) adamasına rağmen, 2000 yıl öncelere dayanan Felix Pouchet'in “spontane (kendiliğinden) üreme” fikrini çürütmüş ve titizlikle gerçekleştirilen laboratuvar deneylerinin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir.

 

100 yılda değişlen bir şey yok

 

Kendi adı ile anılan Pastörizasyon işlemi ile süt, şarap gibi maddelerin bozulması önlenebilir ve bu işlem ile gıda maddelerindeki protein ve vitamin içeriği bozulmaz. Pastörizasyon yönteminde, süt ve benzeri gıda maddeleri 30 dakika boyunca 63 0C tutulur, sonra birden 10 0C'nin altına soğutulur ve önceden steril edilmiş kaplara aseptik (olabildiğince mikroptan arındırılmış) şartlar altında doldurulur. Bilimsel çalışmaların hangi şartlar altında nasıl yapıldığına öğrenmeye meraklı ve çalışma hayatını “hijyen kurallarına uygun olarak üretilen gıda maddeleri” üzerine kuran bir gıda mühendisi olarak, Pasteur'un çalışmaları'nın benim için özel bir yeri var. Pasteur, “kirli eller ve aletler ile ameliyat yapmak hastalıklara yol açar” düşüncesini zamanının hekimlerine benimsetmek için çok çaba sarfetmiş ve bu uğurda düello bile yapmıştır. Aynı çabayı şu anda biz “kirli eller ve kirli ekipmanlar ile yemek yapılmaması”nı benimsetmek için sarf ediyoruz. Aradan 100'den fazla yıl geçmesine rağmen temizlik ve hijyen kurallarının uygulatılmasında karşılaşılan zorluklar da “değişen bir şey yok demek” çok üzücü. O dönemlerde Pasteur, kuduz hastalığına yol açanın bir virüs olduğunu bilmemesine rağmen (henüz elektron mikroskobu keşfedilmemişti), bu hastalığa karşı “aşı” geliştirir ve aşı'yı kuduz bir köpek tarafından ısırılan 9 yaşındaki Joseph Meister adındaki çocuğa uygular, bu zaman zarfında ya çocuk ölürse diye günler ve gecelerce uykusuz kalır. Sonunda çocuk iyileşir ve büyüdüğünde Pasteur Enstitüsü'nde güvenlik görevlisi olarak işe başlar. Naziler Fransayı işgal ettiğinde Joseph Meister'den Pasteur'un çalışmalarını isterler ve Joseph Meister bilgileri vermemek için kendini öldürmeyi tercih eder. Hikâye gibi okuduğumuz bu gerçek karşısında aklıma “Bizler masumiyeti nerede kaybettik?” sorusu geliyor. Sorunun açıklaması gelecek sayımızda…  




Yorumlar
Yorum Ekle