Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'na bağlı TAGEM bünyesinde sürdürülen çalışmalarla bakliyat ürünlerinde rekabetçi ve yeni yerli çeşitler geliştiriliyor. Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü Baklagil Islah Birimi Başkanı AbdulkadirAydoğan, bakliyat üretiminde mevcut durum ve ıslah çalışmaları konusundaki sorularımızı yanıtladı.
Aydın ARICIOĞLU - ANKARA
Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü (TAGEM)'ne bağlı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü'nün Bakliyat Birimi Başkanı Abdulkadir Aydoğan, günümüz tarımında özgün özellikleriyle doğrudan pazar değerini artıran, maliyeti düşüren, 'rekabetçi' çeşitlere yönelim olduğunu, bakliyat ürünlerinin de bu gelişmeden payını aldığını söyledi. Bu değişimin somut örneklerinden biri olarak kahverengi/krem rengi yerli nohuttan iri beyaz taneli nohuta geçişi gösteren Aydoğan, ülkemizde nohut üretiminin azaldığı dönemlerde İspanya ve Meksika'dan getirilen beyaz taneli nohuta tüketicinin çabuk alıştığını, yaratılmış bu yeni alışkanlıkla beyaz nohut ithalatının süreklilik kazandığını vurguladı. Tüketim alışkanlıklarını değiştiren böylesi gelişmeler karşısında Bakanlığa bağlı araştırma enstitüleri ve üniversitelerdeki “ıslah” uzmanlarının tüketici beğenisiyle uyumlu, rekabetçi, yeni yerli çeşitlerin geliştirilmesi çalışmalarına hız verdiğini kaydeden Abdulkadir Aydoğan, bu doğrultuda örneğin iri taneli, beyaz yerli nohut geliştirilerek tescil başvurusu yapıldığını, deneme ekimlerinin ardından - Tohumluk Tescil ve Sertifikasyon Enstitüsü'nün onay vermesi halinde - hem 'göze' hem 'damağa' hitap eder nitelikte 'beyaz' yerli nohutların pazara çıkabileceğini söyledi. Ülkemiz bakliyat üretiminde - özellikle kırmızı mercimekte - ağırlıklı söz sahibi olan Güneydoğu Anadolu'da kısa aralıklarla büyük ürün kayıplarına yol açan kuraklık nedeniyle, bölgede yapılan bakliyat üretiminin Orta Anadolu'ya doğru kaydırılması zorunluluğuna dikkat çeken Aydoğan, “Ancak Orta Anadolu'da da çok ciddi bir yabancı ot sorunu bizi bekliyor. O yüzden ot öldürücülere dayanıklı çeşit geliştirilmesi ülke olarak bakliyattaki geleceğimizle de yakından ilgili bir konu” şeklinde konuştu.
Türkiye'nin yemeklik baklagil üretiminde, ithalat ve ihracatında durumunu gösterir elinizdeki son rakamlar nelerdir?
2009 yılı itibarıyla ülkemizde 181 bin ton kuru fasulye, 562 bin ton nohut ve 302 bin ton mercimek üretilmiştir. Fasulye üretimi birkaç yıldır artmasına karşılık halen üretim miktarı, tohumluk ihtiyacını ve tüketimi karşılayamamakta ve her yıl değişen miktarlarda dış alım yapılmaktadır. Bu üründe ülkemiz net ithalatçı konumdadır. Nohut üretimi ise tüketimi ve tohumluk ihtiyacını karşılamakta, net dış satımda bulunduğumuz bir ürün olma özelliğini korumaktadır. Yeşil mercimek ekim alanlarımız hızla azalmaya devam ediyor. (20 bin hektar civarında). Kırmızı mercimek üretimi ise genelde iklim koşullarına bağlıdır. Eğer Güneydoğu Anadolu'da kuraklık oluşmaz ise verim ve üretim artmakta, aksi takdirde dış alım yoluna gidilmektedir. 2009 yılında kuru fasulyede 56 bin ton dış alıma karşılık 19 bin ton dış satım, nohutta 4 bin ton dış alıma karşın 89 bin ton dış satım, mercimekte ise 134 bin ton dış alım, 130 bin ton da dış satım olmuştur. Mercimekteki dış alım daha ziyade re-export amaçlı yapılmaktadır. Baklagillerde dış ticaret ve üretim koşulları ülkemizde 1980 ve 1990'lı yıllara göre oldukça değişmiş durumdadır. Kanada ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerin girmesiyle piyasada rekabet artmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde refah seviyesinin artması, gelişmiş ülkelerde sağlıklı protein ve çevre dostu olarak baklagillerin görülmesi ve küresel ısınmaya bağlı olarak artan sel vb. felaketler baklagillere olan talebi daha da artıracaktır.
Yağış durumunu ve diğer etmenleri dikkate alarak baktığınızda, bakliyat ürünlerinde bu yıl ülkemizde nasıl bir rekolte bekliyorsunuz?
Biliyorsunuz, yeşil mercimekte Orta Anadolu ve geçit bölgeleri ağırlıklı ve 22 bin hektara yayılan bir ekim alanı var. Kırmızı mercimekte ise tamama yakını Güneydoğu Anadolu'da bulunan 300 bin hektar civarında bir ekim alanımız var. 2009 yılı içerisinde Güneydoğu Anadolu'da tohumun çimlenip toprak üstüne çıkmasından hemen sonra bir yağış eksikliği olmuş, daha sonraki yağış miktarı da çok az olunca verimde önemli düşüşler yaşanmıştı. İçinde bulunduğumuz bu sezon da kırmızı mercimek ekim alanlarında yine epeyce geç gelen bir yağış oldu. Çiftçi tam ümidi kesip tarlayı bozma noktasına gelmişti ki, yağış geldi. Ama bu yağış sadece “çıkış” ı (ürünün toprak üstüne çıkışını) kurtardı. Şubat sonu itibariyle kırmızı mercimek en kritik döneminde ve bölgede hâlâ yağış yok. Bitkinin boylanması ve çiçeklenmesi için gerekli olan, verimliliği destekleyecek yağış yok. Eğer sıcaklık ve güneş daha fazla devam ederse, bitki ihtiyaç duyduğu suyu topraktan kaldıramayacak ve ölecektir. Böyle olursa kırmızı mercimekte bir üretim sıkıntısı doğabilir, 2008-2009 döneminde olduğu gibi kilo fiyatının 7 bin liraya çıktığı günler tekrarlanabilir. Yeşil mercimek ekim alanlarında düşüş devam ediyor, ancak fiyatının son zamanlarda cazip hale gelmesi bu gerilemeyi belki frenleyebilir. Nohutta ise üretici fiyatının gerçekten iyi bir noktada olması dolayısıyla müthiş bir talep patlaması oldu. Ekimine daha 2-3 ay olmasına rağmen enstitülerimizin ve tohum üreten şirketlerin elindeki tohumluklar tükendi. Bu patlamanın ekim alanlarının artmasını sağlayacağını düşünüyorum. Ama ihtiyatlı olmakta fayda var, çünkü tarım üstü açık bir fabrikadır ve riskleri çok fazladır. “Bu kadar tohum ekildi, onun on katı kadar ürün çıkacak!” diye bir şey söz konusu olamaz. Örneğin 2010 yılında nohutta yine bu seneki gibi çok ekilmesine rağmen antraknoz hastalığı nedeniyle % 25'e varan bir üretim kaybı oldu. Antraknoz hastalığı biliyorsunuz dünyada ve ülkemizde verimi kısıtlayan önemli faktörler arasında. Kanser gibidir ve sadece bir dal bırakır. Dolayısıyla nohutta 2010 yılından bu yıla devrolmuş bir stok bulunmuyor. Bu durum tabii, bu yıl nohut ekecek olan çiftçiler açısından önemli bir avantaj. Genelde bakliyat ürünleriyle ilgili ülkemiz ve üreticiler açısından bu sezon başka avantajlarımız da var: Biliyorsunuz, baklagil üreticisi önemli ülkelerden biri olan Avustralya geride kalan günlerde selle boğuştu. Sel felaketine uğrayan bölge ekim alanlarını da kapsıyor. Bu durum, üzücü de olsa, bakliyatta Türkiye'nin bu yılki avantajlarından biri olarak değerlendirilebilir. Öte taraftan, bakliyat ürünlerinin en büyük tüketicisi olan Ortadoğu ve Arap ülkelerinin görüyorsunuz, halk ayakta... Bu durumda bahsettiğimiz coğrafyada tarımsal üretimin ne düzeyde yapılabileceği, ne miktarda bir mahsul elde edileceği bilinmiyor. O nedenle derginiz vasıtasıyla tüm üreticilere seslenmek isterim. Bu sene bakliyat ürünlerini herkes elinden geldiği kadar eksin! 2011'in Türkiye'deki baklagil üreticileri için son derece iyi bir yıl olacağını, ürün fiyatlarının ve ihracat şansımızın eğer iklim de müsaade ederse iyi olacağını tahmin ediyorum. Mart ve ve Nisan'da yağış bitkisel üretim için son derece elzemdir. O dönem iyi yağış bekliyor, umuyoruz. Yani şu anki şartlar, dünya konjonktürü baklagilde Türkiye'nin lehinedir.
Dünyada giderek yaygınlaşan, pazar değerini artırıcı, özgün çeşitlerden söz etmiştiniz. Türkiye'nin bu doğrultudaki hedef ve çalışmaları nelerdir?
Bu yönde hem bizim hem de üniversitelerimizin çalışmaları var. Kanada'nın kimyasal mutasyon sonucu başardığı, ot öldürücüsü (herbisit) atıldığında zarar görmeden gelişimini sürdüren yeni mercimek çeşidinin elde edilmesine yönelik genetik çalışmalar sürüyor. Bu ülkemiz için gerçekten de hayati bir konu. Çünkü Güneydoğu'da kuraklık tehdidi altında bulunan kırmızı mercimek üretimini, yabancı ot sorununun ciddi boyutta olduğu Orta Anadolu'ya doğru kaydırma zorunluluğumuz var. Orta Anadolu çiftçisinin halihazırda alternatifi de çok az. Mercimek tüm özellikleriyle bu bölge için biçilmiş kaftan. Ama yabancı ot sorununun çözümü ve bölgede tarımsal üretimle bütünleşecek yöresel bir sanayi sektörünün oluşturulması şartıyla... Mercimeğin kabuğunun soyulması ve parlatılması için gerekli küçük sanayinin bölgede boy vermesi çok da zor olmayacaktır, çünkü gerekli yatırım düzeyi, her bir tesis için 10-12 bin TL dolayında bir rakam. Mercimek küçük taneli olduğu için soğuğa son derece dayanıklıdır, o nedenle Orta Anadolu'da buğdayla kusursuz bir münavebe (dönüşümlü ekim) bitkisi olarak devreye girebilir. Tarlayı erkenden terk eder, hiç yormaz, köklerindeki yumrular azotu bağlar, ideal bir toprak bırakır buğdaya... Dolayısıyla Orta Anadolu'da yetiştirilmesi çok faydalı olacaktır. Yeni çeşitlerin geliştirilmesi ve tescilinden söz açılmışken, Erzincan Tarımsal Araştırma Enstitümüzün çok ünlü bir ürün olan ve özel alıcıları bulunan İspir fasulyesinin bir 'çeşit' olarak tescili amacıyla Tohumluk Tescil Enstitüsü'ne yaptığı başvuruyu da burada anmadan geçmeyelim.
Çeşit geliştirme çalışmalarına son verilerek, çiftçilere kaliteli/verimli ithal tohum dağıtılması talepleri dile getiriliyor zaman zaman. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, belli çevreler bunu sıkça gündeme getiriyor. Sadece bakliyat ile ilgili olarak da değil, her ürün için aynı şey söyleniyor. Bakın size çarpıcı bir örnek vereyim: Dünyanın en kaliteli makarnalık buğdayı Türkiye'de yetişir. “Altın hilal” denilen Dicle ile Fırat'ın arasındaki o bölge, Mezopotamya, buğdayın-mercimeğin atasının serpilip geliştiği, gen kaynağı kabul edilen coğrafyadır. Makarnalık buğday da dâhil, tüm bu ürünler dünyaya buradan dağılmıştır. Ama hâlâ birileri çıkıp, “Kaliteli makarnalık buğday bulamıyoruz” diyebilmektedirler! Onların meselesi kalite filan değil, sadece kalite söylemine sığınarak ucuz girdi temin etmektir. Bizim ülkemiz baklagillerin, nohutun ve mercimeğin vatanıdır. Burada üretilen nohutun, mercimeğin lezzetini hiçbir yerde bulamazsınız. Piyasaya yönelik geliştirilmiş ithal tohumluklar görsel olarak tüketici gözünü okşasalar da, bizde yetişen ürünlerle yarışamazlar. Ayrıca şu da unutulmasın: ABD'de üretilen bir televizyonun aynısını burada üretebilirsiniz, ama ABD'de yetişen tohumu burada üretemeyebilirsiniz!
Tohumda dışa bağlı değiliz
Gökçe ile dünyaya bile açıldık!
Türkiye'de gerek araştırma enstitülerimizde gerek üniversitelerde uzun yıllardır yapılan bitki ıslah çalışmaları sonucunda nohutta, mercimekte, fasulyede ve diğerlerinde birçok çeşit geliştirildi. Dolayısıyla şu anda Türkiye'de hiçbir baklagil ürününde, ülkemiz şartlarına özgü olarak geliştirilmiş çeşit ve tohumluk sorunu bulunmamaktadır ve Türkiye'de ekilen baklagil çeşitlerinin neredeyse tamamı yerlidir. Bunlar arasında Uluslararası Kuru Alanlarda Tarımsal Araştırmaları Merkezi (ICARDA)'nin de dikkatle izlediği 1997 yılında tescil ettirilmiş 'Gökçe' nohut gibi dünya çapında çeşitlerimiz var. Gökçe'nin şu an ülkemizdeki nohut ekim alanlarında %80'i bulan bir üstünlüğü bulunuyor. Hiçbir bitkide ekim alanlarını bu oranda kaplayan bir çeşit olmamıştır. 'Tohumda dışa bağımlıyız' diyenler en azından buna baksınlar... Kalan yüzde 20 de ithal tohum değil, çiftçinin kendi üretimi olan yerli popülasyon tohumlardır. Gökçe, kısa süre öncesine dek hastalıklara dayanıklı, bilinen en verimli nohut çeşidiydi, o nedenle dünyaya yayıldı. Ancak antraknoz hastalığına neden olan fungus, varlığını sürdürebilmek için zaman içerisinde tip değiştirerek Gökçe nohudun dayanıklılığını kırdı. Tarımsal üretim sürecinde zaten herhangi bir çeşidin ömrü maksimum 10 yıldır. Yeni ve dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi çalışmaları enstitülerimizce sürdürülüyor. Ancak yine Gökçe örneğinde somutlaştırabileceğimiz ciddi bazı güçlükler de yok değil. Gökçe'nin yerine geçebilecek nitelikte, hem soğuğa hem de hastalığa dayanıklı çeşit geliştirebilmeniz için bazı şeylerden taviz vermeniz gerekebiliyor. Örneğin küçük tohumlar hastalığa da kışa da dayanıklıdır ama o zaman da kalite yönünden kaybınız oluyor. Ayrıca nohutta var olan hastalık birden fazla genin kontrolü altındadır. Dominant bir karakter olsa manipüle edebilir, soyutlayabilirsiniz ama bir kromozom zincirinin farklı noktalarında olunca, o zaman müdahale edemiyorsunuz.
Çok başlılık ve eğitim en önemli sorunlar
Sektörde birçok organizasyon kurulduğu için 'çok başlılık” söz konusu. Bunun stratejisinin, üretimini, sanayisini hepsini içerisine alan tek bir organizasyon olması gerekirken, kimi bir yönünü diğeri başka yönünü almış birden çok yapı mevcut. Bütün bunlar tek bir organizasyon çatısı altında olmalı, strateji de burada belirlenmeli. Öte yandan, baklagillerde birçok alanda şu ana kadar eğitim ve yayın kamu tarafından yürütüldü. Bunun mutlaka özelleştirilmesi gerekiyor. Çiftçi bu alanda görevli kamu görevlilerinin söylediklerini dikkate almıyor. Kamu görevlisi arkadaşlarımız da, “Ben anlatıyorum, o bildiğini okuyor! Yapan yapar, yapmayan yapmaz!” yaklaşımı içinde. Sözgelimi, çiftçimizin baklagillerdeki agranomik yetiştirme yöntemini değiştirmemiz gerekiyor. Bunun için, “Buğdayda nasıl bir tarım tekniğini uyguluyorsan, baklagilde de onu uygula! Tarlaya tohumu serpip pullukla altüst ederek toprağa gömmeyi bırak. Bu verimli bir yöntem değil” diyoruz. Her şeyden önce ekimi 'serpiştirerek' yaptığında, çıkacak ürünü biçerdöverle alması mümkün değil. Bitkinin bir kısmı olgunlaşır bir kısmı çiçekte kalır; düzgün bir çıkış, düzgün bir hasat olgunluğu sağlanamaz. Bunları çiftçiye anlattığımızda, “Ben zaten buraya masraf etmedim ki! Ne çıkarsa kârıma!” diyor. Çünkü bakliyat üretiminde gübre kullanmıyor, bu nedenle masrafı az. Öyle olunca da verimin düşük olmasını dert etmiyor. “Attım tarlaya, ne çıkarsa bahtıma! Biri taşa, biri kuşa, biri de bana!” Mantık bu.