YENİDEN YAPILANMA BİR ZORUNLULUK
Sektörü yakından ilgilendiren ve 2009 yılı sonunda gündeme gelen Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak yeniden yapılandırılması seçim sonrasına kaldı. Yeniden yapılanmanın zorunluluk olduğunu söyleyen TBMM Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı Vahit Kirişçi, Bakanlığın mevcut yapısıyla yapabildiği tek şeyin, tarımsal destekleri çiftçilere dağıtmak olduğunu söylüyor.
■ Aydın ARICIOĞLU - ANKARA
TBMM Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı Vahit Kirişçi, Bakanlığın mevcut yapısıyla yapabildiği tek şeyin, “sayısız tarımsal desteği çiftçilere dağıtmak, bununla ilgili kayıtlar tutmak ve bunların peşine düşmek” olduğunu söylüyor. “Ne olursa karnımı doyururum!” anlayışının geçmişte kaldığını, yediği her şeyin içeriğini ve ne tür işlemlerden geçirildiğini sorgulayan bir tüketici kitlesinin öne çıktığını belirten Kirişçi, “Bu şartlar altında Bakanlığın asli görevinin 'strateji belirleme, hedefler ortaya koyma ve bunları gerçekleştirecek yol haritalarını çizmek olmalıdır” diyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın bu doğrultuda 'Tarım ve Gıda Bakanlığı'na dönüşümünü sağlayacak yasa tasarısının 12 Haziran seçimlerinden sonra gelecek Meclis'e kaldığını belirten Kirişçi, tasarının kabulüyle Bakanlık yapısının AB mevzuatıyla uyumlaştırılması ve idari kapasitesinin güçlendirilmesi gerekliliğinin de yerine getirilmiş olacağını söylüyor. TBMM Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı Vahit Kirişçi, gıda ve tarımda güncel sorunlar ve bunların ortadan kaldırılmasına yönelik yasama çalışmaları hakkında sorularımızı yanıtladı.
Tarımsal ürün ve gıda fiyatlarında küresel ölçekte yaşanan tırmanış herkesi endişelendiriyor. Türkiye olarak son dönemde birçok üründe ithalatçı konuma geçtik, yani küresel etkilere daha da açık haldeyiz. Bu durumda dünyadaki fiyat artışlarının olumsuz etkilerinden korunabilmek için neler yapmak gerekir?
Küresel pazar içerisinde, 'tarım ürünleri ithal etmeyeceğiz' deme şansımız yok. İhtiyacımız olan bazı ürünleri daha uygun fiyatla gerektiğinde dışarıdan da alacağız. Sektör mensupları ve temsilcilerinin üzerinde durması gereken asıl husus, haydut fonların ilgi gösterdiği tarım ürünlerindeki fiyat artışları kapsamında yem fiyatlarının da yükseldiği gerçeğidir. Ayçiçeği küspesi, pamuk küspesi, kepek, mısır ezmesi (DDGS) veya soya küspesi, bütün bunların hepsi bizim hayvancılığımız son derece önem arz eden temel girdiler. Bu girdilerdeki fiyat yüksekliği ister istemez Türkiye'deki gıda fiyatlarını etkileyecektir. Yem hammaddelerinin bir kısmını zaten ithal ettiğimiz için ithalat kaynaklı bir etkilenme olacaktır. Bizim belki de, 'Canlı hayvan ithali mi, et ithali mi, yoksa canlı hayvan ve et için gerekli temel girdilerin ithaliyle ilgili daha farklı adımlar mı atmalıyız' konusunu tartışıyor olmamız lazım. Bildiğiniz gibi, yem hammaddesi olarak kullanılan bu ürünlerin ithalatında uygulanan fonlar, vergiler var. Bu vergi yüklerini kaldırarak yem fiyatlarına olumsuz etkisini olabildiğince aşağılara çekmek gerekiyor. Çünkü biliyoruz ki hayvancılıkta maliyetin %70'ini yem oluşturuyor. Dolayısıyla biz yemi verip süt, et, yumurta alıyorsak; o zaman bu yem konusunda atacağımız adımlar son derece önem taşımaktadır. Hükümetin de şu anda bu konuyla ilgili ciddi çalışma içerisinde olduğunu biliyorum. Yem fiyatlarını aşağı çekebilmenin birkaç yolu var. Bunlardan biri, yem üzerindeki KDV'yi %8'den %1'e indirmektir. Fakat KDV'yi %1'e çekmenin yem sektörü açısından doğurduğu birtakım mahsurlar da var. Çalışanlarıyla ilgili yapmış oldukları ödemelerde veya elektrik vb. temel girdilerinde %18 KDV uygularken, çıktıya %1 KDV uyguladığınızda sürekli devletten alacağı olan bir sanayici konumuna geliyor. Bu da sanayicinin onayladığı bir şey değil. Dolayısıyla oradaki KDV yerine, Türkiye'deki yem fiyatlarının dünya fiyatlarıyla paralellik arz etmesi, belli bir noktada tutulabilmesi, hatta aşağı çekilebilmesi bakımından bu ürünlerin ithaliyle ilgili ciddi bir çalışma içerisindeyiz. Ama yürürlüğe girmiş olan Ulusal Biyogüvenlik Yasası ve onun ikincil mevzuatından kaynaklanan birtakım sorunlarımız da var. Bu konuda yeni çıkan uygulamalar çerçevesinde artık Türkiye'ye belli ürünlerin (GDO'lu yemlerin) girişi yasak. Bu da ister istemez Türkiye'deki yem fiyatlarını tetikleyen diğer bir unsur olarak kendini gösteriyor.
Yeni Bakanlık yapılanması dikey hiyerarşiyi kaldıracak
Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak yeniden yapılandırılmasına ilişkin kanun tasarısı, Aralık 2009'da TBMM'ye sevk edilmiş, 2010 Nisan ayında da komisyonunuzca kabul edilerek Genel Kurul'a aktarılmıştı. Meclis'e sevkinden önce de uzun süre tartışılan tasarının akıbeti üzerine neler söyleyeceksiniz?
Bu yasama yılı içerisinde bunun geçmesi imkânı maalesef yok, çünkü mevcut gündem zaten Meclis'i yeteri kadar meşgul ediyor. Biliyorsunuz, ülkemizde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın bir kuruluş yasası bulunmuyor ve Bakanlığımız 441 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevlerini sürdürüyor. Tabii ki tarımla ilgili bakanlığın bir yasasının olması, bu kanun hükmünde kararnameden bir an önce kurtulması gerekiyordu. Sözünü ettiğimiz kanun tasarısı da bu doğrultuda, Bakanlık merkez teşkilatını düzenleyen, klasik dikey yapılanma yerine 'tarım uzmanlığı' kavramına dayalı bir modeli esas alan bir metin. Klasik yapılanmada bakan, müsteşar, müsteşar yardımcıları, genel müdürler, genel müdür yardımcıları, daire başkanları, şube müdürleri şeklinde sıralanan hiyerarşik yapı yerine özellikle müsteşar yardımcılıklarını, genel müdür yardımcılıklarını ve şube müdürlüğü müessesesini kaldıran, tarım uzmanlığı kavramını getiren bu model, Türkiye'deki bakanlık merkez teşkilatları yapılanması için de bir ilk olacak. Fakat bu önemli yasal düzenleme maalesef Meclis'in yoğun trafiği nedeniyle seçimden sonra göreve gelecek Meclis'e kalmış durumda.
Bu tasarının hedeflediği yeni yapılanmaya esas oluşturan gerekçeler hakkında neler söyleyebilirsiniz? Yeniden yapılanma ihtiyacını doğuran en bariz sıkıntılar sizce nelerdir?
Türkiye'de eğer nüfusunun üçte birine yakını hâlâ bu sektörde ise, nüfusun dörtte biri bu sektörde istihdam ediliyorsa, diğer taraftan GSMH'nın %8'i burada üretiliyorsa ve ihracatta %10'un üzerinde bir katkısı varsa, sanayimize hammadde temin ediyorsa, böyle bir sektörün bir KHK ile yönetiliyor olması çok anlamlı değil. Diğer taraftan Tarım Bakanlığı'nın idari kapasitesinin güçlendirilmesi konusu AB ilerleme raporlarında öteden beri ifade edilen bir konu. Tarım ve Gıda Bakanlığı Yasa Tasarısı bu anlamda Bakanlığın AB mevzuatlarına uyumlaştırılması ve idari kapasitesinin güçlendirilmesi gerekliliği dikkate alınarak hazırlanmıştır. Mevcut dikey hiyerarşi yerine yatay hiyerarşiyi ve branş bazında yapılanmayı esas almaktadır. Mevcut yapılanma TÜGEM, TİGEM, TEDGEM, KORGEM vb. şeklinde giderken burada 'Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü', 'Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü', 'Hayvancılık Genel Müdürlüğü', 'Kırsal Kalkınma Genel Müdürlüğü' gibi başlıklar altında, uzmanlığı esas alan bir model öngörülmektedir. Tasarı yasalaştığında mevcut merkez teşkilatı anlayışından farklı yeni bir yapı ülkemize kazandırılmış olacaktır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı çok büyük bir kitleye hitap ediyor ve insanların refah seviyesi yükseldikçe gıda ile ilgili duyarlılığı artıyor. “Ne olursa karnımı doyururum!” anlayışı artık geçmişte kaldı. Günümüzde yediği içtiği her şeyin içeriğini, yetiştirilme esnasında hangi işlemlerden geçtiğini sorgulayan, bu süreçte hangi kimyasalların kullanıldığını bilmek isteyen bir tüketici kitlesi öne çıkıyor. Bu şartlar altında Tarım Bakanlığı'nın asli görevi strateji belirlemek, hedefler ortaya koymak ve bu hedefleri gerçekleştirmek için bir yol haritası oluşturmak olmalıdır. Oysa şu anda Bakanlığın gerek merkezde gerek taşrada yaptığı şey, sayısı ve ne olduklarını benim de bilmediğim onlarca tarımsal desteği çiftçiye vermek, bunların kayıtlarını tutmak, takibini yapmak ve bunların peşine düşmektir. Ülkemizde ziraat fakültelerinin birinci sınıfından itibaren öğrencilere şu öğretilir: “Türkiye'deki temel problem, tarım topraklarının parsel olarak sayıca fazla, tarımsal işletmelerin küçük ve dağınık olması, hayvancılık işletmelerinin aynı şekilde belli bir ölçek büyüklüğünde olmamalarıdır.” İhmal edilemez bir zorunluluk olarak bu duruma çare olacak “arazi toplulaştırılması” konusunda 1961 yılında kurulmuş olan Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, iktidarımız dönemine dek 450 bin hektarlık bir alanı ancak toplulaştırmıştı. Bir o kadar da bizim dönemimizde toplulaştırdı. Bundan sonra 14 - 14,5 milyon hektar arazinin daha toplulaştırılması gerekiyor. 1961'den 2011'e kadar ancak 1 milyon hektar toplulaştırdığımıza göre, bu hızla, önümüzde duran 14,5 milyon hektar alanı bitirmeye ne benim, ne sizin, ne de çocuklarımızın ömrü yetecektir.
Bakanlığın yeniden yapılanması bu tür aksaklıklarla baş etmek için gerekli, onu mu söylemek istiyorsunuz?
Elbette. Kamu kesinlikle ve kesinlikle kendi hedeflerini artık tam olarak ortaya koyacak, bunlara ulaşmak için nasıl bir yol haritası oluşturmalı, bunları belirleyecek. Denetimin denetimini yapacak. Bu doğrultuda örneğin Veterinerlik Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu'nu çıkardık; Avrupa Birliği uyumu ve bizim kendi tüketicimiz açısından son derece önemli. Şimdi Bakanlığın yeniden yapılanmasıyla ilgili bu tasarısı da yasalaştığında Tarım Bakanlığı'nı olması gereken çizgiye çekecek. Yani hedefler ortaya koyan, bu hedefleri gerçekleştirmek için yol haritalarını belirleyen ve bunları çiftçi örgütleriyle birlikte hayata geçiren bir bakanlık yapısı ortaya çıkacak. Şuna özellikle dikkat çekmek isterim: Bugün Avrupa Birliği mevzuatının yarısı tarımla ilgilidir, onun da %80'i bizim bugünkü Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğümüzle, yiyip içtiklerimizle, yani gıdayla ilgilidir. Dolayısıyla bu kapsamda bitki sağlığı, hayvan sağlığı, yem ve gıda ile ilgili, bunların her birinin üzerinde ayrı ayrı duran, ayrı ayrı çalışmalar yürütecek bir Tarım ve Gıda Bakanlığı oluşacaktır.
Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü kadrosunda görevli denetçi sayısının yetersizliği sürekli bir yakınma konusu. Bunun giderilmesi doğrultusunda neler yapılabilir?
Biliyorsunuz, harita kadastro mühendisleri bizim dönemimizde çıkan bir yasayla kendi bürolarını lisanslandırdılar. Bu sayede kamu, lisanslandırdığı bu bürolardan hizmet satın alarak bu işi hem kısa zamanda hem de gerçekten çok daha ucuza yapabilir hale geldi. Daha sonra biraz da onlardan esinlenerek, 2007 yılında orman mühendisleri, orman endüstri mühendisleri ve ağaç işleri endüstri mühendisleri ile ilgili benzer doğrultuda bir kanun çıkardık. Ormanların tamamına yakını devlete ait olan alanlardır. Devlet ormancılığının hâkim olduğu bir ülkede orman mühendislerinin, orman endüstri mühendislerinin ve ağaç işleri endüstri mühendislerinin özel bürolar aracılığıyla kamuya hizmet sunmaları ve bu denetimi üstlenmiş olmaları, bir anlamda gıdacılar için, ziraatçılar ve veterinerler için de örnek teşkil etmeliydi. Böyle düşündüğümüz için, o yasa görüşülürken gıda ve ziraat mühendislerini, veteriner hekimleri, peyzaj mimarlarını komisyona davet ettim. Kamunun genel verimsizliği dikkate alındığında, denetim işini - orman mühendislerinin yaptığı gibi - kendi özel lisanslı bürolarında rahatlıkla yapabilirler diye düşünüyorduk. Ama davet ettiğimiz oda başkanlarından bir kısmı gelmedi, gelenler de kamunun işi kamunun memurları eliyle yapılır felsefesiyle hareket etti. Doğrudur, karayollarının yolunu müteahhitler veya birtakım konsorsiyumlar yapıyor, burada yapılan iş yol değildir, bir denetim işidir; doğrudur, böyle düşünülebilir. Ama neticede, kamunun yetişemediği yerlerde yine bu ülkede yetişmiş teknik adamlardan hizmet satın almak yoluyla 'denetimin denetimini' yapan bir pozisyona gelmekte ne sakınca var.
'Dışarıdan' hizmet satın alarak denetim yapılsa, bugünkünden daha kötü olmaz
Bu doğrultuda bir açılım son çıkan Veteriner Hizmetleri, Gıda ve Yem Kanunu'nda yer aldı. O da eleştiri konusu... Kamunun halk sağlığını korumaya yönelik bu görevini özele devretmesinin doğru olmayacağı şeklinde...
Evet, bu konu 'özel danışmanlık hizmeti' kapsamında bahsettiğiniz kanunda da yer alıyor. Türkiye'de buna benzer çok çarpıcı bir uygulama örneği, yeminli mali müşavirliktir... Yeminli mali müşavirlerin Türkiye'deki sayısı 350 civarında. Ve bunlar Maliye Bakanı'nın mührünü cebinde taşıyan kimselerdir. Maliye Bakanı adına belirli bir ölçekteki işletmelerin denetimini yapar, onların sorumluluğunu üstlenirler. Dolayısıyla bu teknik insanlar da bu ülkenin insanı. Bu ülkede yaşayan, nüfus cüzdanını taşıyan, vergi veren insanlar. Bu insanlar kamuda çalıştıkları zaman denetim layıkıyla yapılmış olacak, ama dışarıda kendi bürolarında yapacak olurlarsa bunlarla ilgili kuşku taşıyacağız! Bu kabul edilebilir bir yaklaşım değil. Eleştirileri yapan dostlarımız şunu bilmeliler ki, bugün Türkiye'de gıdanın üretildiği, saklandığı ve tüketildiği yerler hem sayı bakımından hem çeşitlilik bakımından hem de Türkiye coğrafyasının büyüklüğü bakımından başka ülkelerle mukayese edilebilecek durumda değil. 74 milyon nüfusa sahip, 780 bin kilometre kareye yayılmış bir ülkeyi Hollanda, Belçika veya Avusturya ile mukayese etmemek gerekir. Kamu, 'denetimin denetimini' yapabilecek durumda ve konumda olmalıdır. 'Bu denetimi sadece kamu görevlileri yapar, numuneleri gider kamu görevlileri alır, tetkikleri kamu görevlileri yapar” diye bir zorunluluk yok ve olmamalı. Siz bugün Türkiye şartlarında, dışa- dan da hizmet satın alma yoluyla bu denetimlerin yapılması halinde, bugünkünden daha kötü durumda olabileceğimizi düşünebilir misiniz? İnsanların kendilerine tanıdığınız birtakım yetkileri ve karşılığında alacakları bedelleri dikkate alarak bu işi ne kadar sıkı tutacaklarını herkes gayet iyi bilir, tahmin edebilir. Kuralları ihlal edecek olanlar için de ağır yaptırımlar getirirsiniz. Veterinerlik Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu ile 30 beygir gücü altında motor gücü veya 10'dan daha az insan çalıştıran işletmelerin sorumlu yönetici bulundurması şartını kaldırdık. Çünkü o yasanın bir hedefi vardı: Bir gıdanın kimin denetiminde üretildiğinden çok, üretilen gıdanın bir gıda ürününde aranması gereken şartlara haiz olup olmadığına bakılması ve bununla ilgili sorumluluğun o işletmenin sahibine yüklenmesi ilkesi esas alındı. Önceki uygulamada, bir gıda mühendisi 5 işyerinin sorumluluğunu üstlenebiliyordu. Bir gıda işletmesinde bir yanlış varsa, yapılacak bir denetim esnasında oranın sorumlusunun o anda orada hazır bulunması gerekir. Beş ayrı yere sorumluluğu çerçevesinde bakmak zorunda olan bir yöneticinin o an orada olamama ihtimali 4/5'tür. Dolayısıyla bu durum belli ki, bir zamanlar başka mesleklerde olan 'diplomasını kullandırma' karşılığında işyeri sahibinden belli bir paranın alınması, ama danışmanlık hizmetinin gerektiği kadar verilememesi gibi sonuçları da beraberinde getiriyordu. Ben şahsen mesleklerimize böyle bir haksızlığı yapma hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Ve bu yasal uygulama ile mesleklerimizin bundan arındırıldığını düşünüyorum. Bu yeni yasa ile sorumluluk, sorumlu yöneticiye değil işletme sahibine veriliyor. İşletme sahibi kendi işletmesinin zarar görmemesi, kapatılmaması için bu denetimi yapan insanların telkinlerine, onların uyarılarına birebir kulak verecek ve bunların gereğini yapacaktır.
Peki, işletme sahibi güvenilir gıda konusunda yeterince özenli ya da bilgili bir kişi değilse? Bunun yol açabileceği sorunlar yasanın ilgili hükmünü tartışılır hale getirmez mi?
Yufkacı gibi, 30 beygir gücü altında motor gücü olan bir işletme düşünelim... Orada yapılacak üretimle ilgili sağlanması gereken hijyen koşulları bellidir. O kurallar çerçevesinde üretilecek olan ürünün sağlıklı olup olmadığının tespiti imkânı elimizdeyken, yufkacıya hem orada organizasyon bakımından hem maddi bakımdan birtakım külfetler getirebilecek bir teknik adam (sorumlu yönetici) uygulamasından bahsediyoruz. Bu tür üretim yapan yerlerde, o teknik adamın altına bir iskemle alıp oturabileceği masa bile belki yoktur. Bu yönüyle baktığınızda Türkiye pratiğinde bunun karşılığının olmadığını gördük. Sorumluluğu işletme sahibine yükleyebileceğiniz bir uygulamayı hayata geçirmek varken, pratikte karşılığı olmayan bir hadiseyi niye daha devam ettirelim ki? Ve bu alanda sorumlu yöneticinin denetimi ve gözetimi altında bir üretim de söz konusu değildi zaten.
Mesleği geleneksel yollardan öğrenmiş gıda işletmesi sahibine tüm sorumluluğu vermek yerine, sorumlu yöneticilik uygulamasını aksayan taraflarını düzelterek sürdürmek, sorumlu yöneticilerin bu görevi layıkıyla yapmalarını sağlamak daha doğru olmaz mıydı?
Tarım Bakanlığı'nın bu konuda zaten uyarıları ve telkinleri oluyor. Yani siz hamurun yoğrulduğu yerin paslanmaz çelikten yapılacağını teknik şartnamenizde belirtir, üretilen gıdanın doğduran ateşle temas etmemesi gerektiğini, dolaylı pişirme gerektiğini vb. konuları, yufkacının kullandığı o tezgâhta, alet-ekipmanda vs. belirlersiniz. Buradaki kritik konu şudur: Biz meslek adamlarına iş bulacağız diye zorlama, pratiği olmayan bir uygulamayı sürdüremeyiz. Hele de bu uygulama, o mesleklere zarar verme noktasına gelmiş, o meslekleri tartışılır hale getirmişse... Ben eski bir üniversite öğretim üyesiyim, yani bunları yaşamış birisiyim. Ben kendi meslektaşlarımın bu şekilde anılmasını istemem. Üzüntü verici bir hadisedir; yanında çalışan teknik elemana, onun düşüncelerinden istifade etmek yerine, sahip olduğu aracı yıkattıranları biliyorum.