Yasal düzenlemeler ve uygulamalardaki sorunlar nedeniyle sıkıntılı bir dönemden geçen 6 milyar dolar büyüklüğündeki Hazır (Toplu) Yemek Sektöründe, özellikle lisans uygulaması, gıda fiyatlarındaki artışın enflasyonla örtüşmemesi, kayıt dışılık, 'Her Şey Dâhil' sistem ve taşeron uygulamalar gibi sorunlar, işini layıkıyla yapmaya çalışan firmaların önündeki en büyük engelleri oluşturuyor.
İstanbul Yemek Sanayicileri Derneği (İYSAD)' nin Sarıyer'deki yeni yönetim merkezinde, Bilimsel Yayın Kurulu Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Pala'nın başkanlığında bir araya geldiğimiz sektörün önde gelen isimleri, sorunları ortak akıl ile çözmenin gereği konusunda uzlaşırken, uzun yıllara dayanan kökleşmiş sorunların çözümünde ise farklı bakış açılarına sahip. Her gün 6,5 milyon tüketicinin yararlandığı sektör için net rakamlar vermek ise mümkün değil. Yemek Sanayicileri Dernekleri Federasyonu (YESİDEF) Genel Başkanı ve Pamuk Yemek'in sahibi Basri Kalaycıoğlu, İYSAD ve Keyveni Hazır Yemek Yönetim Kurulu Başkanı Sadık Çelik, SARDUNYA Yönetim Kurulu Başkanı Sedat Zincirkıran ve Yemek İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Bozdağ'ın bulunduğu, gıda sanayinin tüm kesimlerinin ilgiyle okuyacağını düşündüğümüz Ayın Toplantısı'nda bu kez Hazır Yemek sektörünü irdeliyoruz.
Mehmet Pala: Türkiye ve gıda sanayinde önemli bir yeri olan Hazır ya da Toplu Yemek sektörünü bugün tartışacağız. İYSAD Başkanı olarak sizinle başlayalım Sadık Bey.
Sadık Çelik: Bugün itibariyle derneğimizin 165 üyesi var. Bu üyeler, İstanbul'da her gün 3,5 milyon kişiyi doyuruyor. Üyelerimizin yanı sıra İstanbul Ticaret Odası'na göre 2 bin 200 dolayında bu işi yapan firma bulunuyor. Yani sektördeki kayıt dışılık ciddi boyutlarda. Benim için kayıt dışılık gıda terörüyle eşittir. Ayrıca nitelikli gıda kavramı çok önemli bir yer tutuyor. Son kullanma tarihi yaklaşmış, belki geçmiş ya da hammadde kalitesi son derece düşük gıdaların kullanıldığı bir piyasa var. Dernek olarak temel sorunumuz, sektörün korumasızlığı, her isteyenin bu işi yapabiliyor olması önemli bir soruna yol açıyor. Bir kepçe, bir kazan temin eden herkes bu işi yapabiliyor. Müşterilerin de büyük bölümü 'Tarım Bakanlığı'ndan gıda üretim izni var mı' diye sorgulanmıyor. Sadece vergi dairesine kayıt yaptırmış olmanız yeterli bu işi yapabilmek için. Organik ilişkilerle yürütülüyor işler. Böyle olmamalı. Gıda yasasının yönetmelikleri hazırlanıyor. Eksikler tamamlanıyor ancak sektör yolgeçen hanına dönmüş durumda! 2-3 liraya yemek satılıyor. En acısı, devlet ihalelerinde 1,8 -2,2 liraya sözleşmeler yapılıyor. Burası ayrı bir bataklık alanı. Hastane yemekleri hastayı daha hasta yapıyor ya da yenmiyor. Bu durum okullar ya da üniversiteler gibi yerlerde de pek farklı değil. Dürüst üretici, üniversitelerin yaptığı kamu ihalesinde adrese teslim şartnamelerden geçemiyor. Çünkü bir seferde 5 bin kişilik yemeği, bir günde üretme şartı ya da 1000 kişi çalıştırma şartı gibi maddeler yer alıyor şartnamelerde. Sektörümüzde ise orta ölçekli firmalar 200-300 personel çalıştırıyor.
Basri Kalaycıoğlu: Araya giriyorum ancak yanlışlık olmasın Başkan. Kamu İhale Kanunu'nda değişiklikler yapıldı ve artık bunlar olmuyor. Yeterlilikler değişti, 'toplam iş bitirme' denilen bir şey isteniyor. Hepsi bu. Bugün artık bir yemek firması 250 bin liralık bir iş yaptıysa, gidip 1 milyon liralık bir işe teklif verebiliyor.
Sadık Çelik: İstanbul'daki üretim Türkiye'deki toplam üretimin %'70 ini oluşturuyor. Sorun şu; İstanbul'da büyük oranda taşıma yemek yapıyor. Burada yine adaletsizlik var, işini hakkıyla yapan insan yine mağdur ediliyor. Bizim istediğimiz, firma günlük kaç kişilik yemek üretiyorsa, bu esas alınmalı. Aksi halde haksızlık oluyor, eğer Basri Bey'in söylediği gibiyse de, bu durum yine birilerini tarif ediyor ve bu sektörün gelişmesinin önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Hiçbir yatırımı olmayan biri, herhangi bir firma için taşeronluk yapıyor. Çok yaygın olan uygulama maalesef bu. Biz alttan geldik ve bunları değiştirmek istiyoruz. Bu sistemi değiştirmemiz gerekiyor.
Mehmet Pala: Bu noktada size dönelim Basri Bey. Siz Federasyon başkanı olarak, Türkiye genelindeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Basri Kalaycıoğlu: Yemek sektörü dediğimiz zaman, bunun içine tüm sanayi kuruluşları, hastaneler, okullar, silahlı kuvvetler, ofis personeli, cezaevleri, davet ve organizasyonlar giriyor. Çok net bilgiler olmamakla birlikte yemek sektöründe ülkemizin genelinde 3 bin 500 firma bulunuyor. Bu firmalar günlük olarak 5,5-6 milyon adet yemek üretiyor ve yıllık cirosu da 6 milyar dolar seviyesinde. Doğrudan istihdam ise 300 bin dolayında. İki türlü çalışma sistemi var. Bunlardan ilki, Sadık Bey'in de dediği gibi, kurulu bölgede fabrikası olup yemek üreten firmalardan oluşuyor. Bu firmalar, bu noktada yemek üretip müşterilerinin bulunduğu yerlere taşıma yapıyorlar. Bunlar da kendi içlerinde ikiye ayrılıyorlar; ya yemeği götürüp bir noktaya bırakıyor ya da hizmete de o noktada devam ediyorlar. Ve bu arada sınır kalkıyor. Çay, kahve hizmeti de vermeye başlıyor. Bunun sınırı, karşılıklı anlaşmalarla belirleniyor. Bir diğeri ise, hiçbir yatırımı olmadan, herhangi bir kurumun yemek hizmetini kurum içinde üretip sınırsız hizmet vermek şeklinde gerçekleşiyor. Bu noktada, 'yemek nedir' sorusu ortaya çıkıyor. Çorba, meyve veya salata, içinde et olan ana yemek ve pilav, makarna ya da börek gibi yardımcı yemekten oluşan 3 kap yemek mi, yoksa 10-18 çeşit yemekten seçmeli veya da açık büfe gibi sınırsız hizmet mi…
Sadık Çelik: İşte bu 'Her şey Dâhil 'Sistem vuruyor bizi. Boya badanasından perdesine, mutfağından teşrifatına kadar yapılıyor, tam anlamıyla işin cılkı çıktı!
Mehmet Pala: Sektörün sorunlarını maddeler şeklinde tanımlarsak nasıl bir tablo çıkıyor ortaya?
Basri Kalaycıoğlu: Sektörün temel sorunu, gıda hammaddelerindeki fiyat artışlarıyla Ticaret Odası'nın açıkladığı endeksler ve enflasyon artış oranları arasındaki farklar. Sözleşmelerimizi TEFE TÜFE ya da Ticaret Odası endekslerine bağlı olarak yapıyoruz. Yani enflasyonun bir şekilde fiyata yansımasında sorun var. Bugüne kadar bu makas hep bizim için negatif açıldı. Gıda fiyatlarındaki artışı diğer enflasyon verilerinin üzerine çıktı. Zaten küçük kâr marjlarıyla çalışan firmalar bu makas nedeniyle, kâr edemez noktasında işini sürdürmek adına iş alır hale geldi. En büyük sıkıntı budur. Az önce 3 bin 500 firma olduğundan söz etmiştik. Bunun sadece 20'de 1'inin gıda üretim sertifikası almış olduğunu söyleyebilirim.
Sadık Çelik: Vergi numarası alan herkes yemek şirketi olarak faaliyet gösterebiliyor, bizim kanayan yaramız bu zaten. Taşeron olarak bir firmanın yemek işlerini alıp fatura kesebilir ya da bir firma kendisi bu işi içinde halledebiliyor. Böyle olunca da 5 bin, 10 bin kişilik bir kurum kendi içinde yemeğini yapabiliyor. Ne ruhsat sorunu ne hijyen ne de denetimi var. Firma, kendi kurumu içinde dokunulmazlık zırhına bürünüp faaliyet yapabiliyor. Bu çok ciddi bir sorun. Biz diyoruz ki, insan gıdası amaçlı bir üretim yapılıyorsan, izninin olması gerekir. Bugüne dek yetkililere sesimizi durmak konusunda eksik kalmışız. Sektörün kanayan yaralarına parmak basılamamış. Bir okul kendi yemeğini okul içinde yapabiliyor, bunun için ruhsat almasına gerek yok. Bu çok önemli bir nokta. Sektörü tarif eden, sektörün sorunlarına parmak basan, arkadaşlarımızla birlikte gecemizi gündüzümüze katarak oluşturduğumuz 62 maddelik 'İleri Hedefler Bildirgesi' hazırladık. Sektörün geleceği için neler yapılması gerektiğini belirttik, bir yol haritası oluşturduk. Tedarik sorunumuz var. Büyük firmalar yüksek iskontolarla mal alırken, 5-10 bin kişiye hizmet veren firmalar alamıyor. Eğitimli personel sorunumuz var. Meslek liseleri kanayan bir başka yaramız. Türkiye'nin çağ atlaması, sanayinin ayağa kalkabilmesi için meslek liseleri sorunun çözülmesi gerekiyor. Liseler var ama buradan çıkan gençleri yüksek katma değerli turizm bölgeleri alıyor çünkü daha iyi ücret verebiliyorlar. Benim çalışma koşularım ağır, birileri 3-5 liraya yemek satarken, ben 7 liraya satıyorum ve zarar ediyorum. Bu koşullar altında nasıl kalifiye eleman çalıştıracaksınız?
Basri Kalaycıoğlu: Elbette, yetişmiş eleman sorunu ciddi bir durum. Sorun çok. Önemli olan en önemli 3-4 sorunu çözmek üzerine kurulmalı
Mehmet Pala: Şimdiye kadar ki konuşmalardan sorunların çok olduğunu anlıyoruz ancak çözüm önerilerini nasıl değerlendireceksi- niz? Sedat Bey, siz bu sektöre çok emek vermiş birisiniz. Siz ne diyorsunuz?
Sedat Zincirkıran: Bir konuya açıklık getirmek istiyorum: İYSAD üyesi 165 firma var ama tarım il müdürlüğünden gıda üretme izni alan 402 adet ruhsatlı yemek firması bulunuyor. İki bine yakın da ticaret odasına kayıtlı firma var. Bu 2 bin firma içinde büfeler ve restoranlar var. Yani lokantacılık yaparken bir yandan hazır yemek hizmeti veriyor. Dernek üyesi 165 firma sektör hacminin yüzde 60'ını karşılıyor. Belli bir boyuttaki büfe ise iki tencere koyup bir yandan da yemek yapıyor. Böyle firmalardan her birinin günlük 500 yemek verdiğini düşünelim. Bu 1500 firmanın günde 750 bin yemek yaptığı ortaya çıkıyor. Bunun 500 bin olduğunu düşünsek, hijyen ve denetim açından hiçbir kontrolü yok. Sadece bunun önüne geçilse, önemli bir yemek faaliyeti kayıt altına girecek demektir.
Sadık Çelik: Sedat Bey, asıl sorun bizim için kamu ihaleleri. Neden? Çünkü düşük fiyat verme cesaretini gösterenler, ikili ya da siyasi ilişkilerine göre bunu yapıyor. Ne fark eder diyebilirsiniz ama bu fiyatlar emsal teşkil ediyor. Üç liraya yemek hizmeti satın alan büyük devlet kuruluşları bulunuyor. Diyelim ki bu fiyattan yemek verdi ve bunu da doğru dürüst yaptı. Ancak unutmayın bir malı değerinin altında bir fiyata satmak anti damping yasası kapsamında suçtur. Bu fiyatları emsal göstererek sektöre en büyük kötülüğü yapıyorlar.
Sedat Zincirkıran: En büyük soygun Türkiye'deki devlet ve üniversite hastanelerinde gerçekleşiyor. Sayı denetimi yapılamadığı için ucuz fiyattan yani 3 liradan giriyor, 1000 yemeklik ihaleye giriyorlar. Ahbap-çavuş ilişkileriyle 500, hatta altında yemek veriyor ama 1000 yemek vermiş gibi gösteriyorlar. Yeni yeni sayı kontrol turnikeleri konuyor. Uygulamada ciddi sorunlar var. Dilimizde tüy bitti. İhaleye girip böyle bir şeyi yapmayı göze alan ya da böyle bir şeyin yaptırıldığı ortamda, siz nasıl, hangi fiyata o ihaleyi alacaksınız? Üç lira fiyat verip büyük paralar kazananlar var. Bu çok vahşi bir şey! Öte yandan devlet okullarında yemek sanayicileri olarak yemek verebilme yetkimiz yok. Kantinciler odası yetkili. Bu da bir başka yanlış karar.
Basri Kalaycıoğlu: Bunu düzeltmek adına yeni bir yönetmelik yayınlanmış. Kantincinin izin vermesi durumunda, biz de girebiliyoruz artık…
Mehmet Pala: Hüseyin Bey siz ne diyorsunuz?
Hüseyin Bozdağ: Öncelikle gıda dünyası içinde hazır yemek sektörü nerede, ona bakalım. Türkiye'de toplam gıda üretiminin %53'ünü HoReCa (Hotel- Restoran-Catering), yani ev dışı kanalı tüketiyor. Bunun %32-35'lik bölümünü de hazır yemek sektörü tüketiyor. Yani ev dışı tüketimin ağırlık kazandığı bir süreci yaşıyoruz. Tarıma dayalı gıda sektöründe de üretilen her 100 domatesin 35'ini hazır yemek sanayicisi tüketiyor. Dünyada tanımı olmayan bir sektörün oyuncularıyız. Bildiğim kadarıyla İrlanda ve Türkiye'de var bu sektör. Bir de Türk girişimcilerinin yoğun olduğu Rusya, Kazakistan, Kıbrıs gibi ülkelerde başladı. Mesele şu; devlette de özel sektörde de yemeği tüketen kişi, yemeğin parasını ödeyen kişi olmadığı için yemek alma noktasındaki kararı kendisi veremiyor. Durum bu olunca, sektör nitelikli bir sanayi dalı olmadığı için bununla ilgili çıkan yasa ve yönetmelikler de nitelikli değil. Şimdi sektör ekonomik ilişkilerde nerede ona bakalım: Bugün kimya sektörünü deterjan tüketerek harekete geçiriyoruz, tekstil sektörünü elbiseler tüketerek hareketlendiriyoruz, her yıl 100 bin araç tüketerek otomotiv sektörünü hareketlendiriyoruz. Bu ölçekte bakıldığında, 22 milyar dolar potansiyel büyüklüğe sahip bir sektörüz. İşlenebilir pazar yüzde 70'in üzerinde büyüme potansiyeline sahip. Dernek çatısı altında faaliyet gösteren şirketleri Avrupa ile kıyasladığımızda know-how ve ekipman düzeyinde çok ilerideyiz ancak Avrupa'daki standardizasyon ve otelcilik hizmetleri bizden çok yüksek kaliteye sahip. Orada gıdanın hammaddesini mutfağa getirdiklerinde standardını kontrol etmek zorunda kalmıyorlar. Niye? Çünkü zaten ürün standart halde geliyor. Biz ise mutfağa giren patatesi bile kontrol etmek zorundayız. Tarladan sofraya kadarki süreci kontrol etmek zorundayız. Tüketiciler bir standart yakalamak istiyorsa, YESİDEF ve İYSAD çatısı altında bulunan bir şirketten hizmet almak zorunda. Bu anlamda, 'merdivenaltı üretici' değil, 'merdivenaltı müşteri' var! Herkes en ucuzu istiyor. Devlet de en ucuz yemeği talep ediyor, yani çanak tutuyor bu duruma.
Mehmet Pala: Merdivenaltı müşteri tanımını çok beğendim. Peki, bu müşterileri bilgilendirme çalışm ları yapıyor musunuz?
Hüseyin Bozdağ: Tüketici bilinçliyse mesele yok. Yani markete gittiğinde sütün son kullanma tarihine bakmayan bir tüketiciyle ilgili yapacak bir şey yok. Tüketici bilinçliyse, en azından yediği yemeğin nerede, hangi şartlarda yapıldığını görmek, öğrenmek istiyor. Nihai tüketiciyi bilinçlendirmek için çeşitli platformlarda çalışmalar yürütüyoruz. İyi bir doktorsanız, iyi bir teşhis ve doğru reçeteyle bir hastanın hayatını kurtarabilirsiniz ama kötü bir tüketiciyseniz, binlerce insanın sağlığıyla, hayatıyla oynayabiliyorsunuz. Bu kadar hassas bir konu bu! Bu işi yapanların, tüketicilerin ve müşterilerin bu sorumluluk içinde olması gerekiyor. Sedat Bey çok güzel bir noktaya değindi. Okullar konusu. Neden bu okullara giremiyoruz? Bir dönem milli eğitim müdürü, devlet okullarında '2,5 liraya yemek alınacak' dedi. Bu mümkün olabilir mi? Özel okullarda 19-20 liraya satılıyor. Veliler yılda 850 milyon lira zarara uğratılıyor. Biz 5 liraya veriyoruz, okul 14 lira üzerine koyup satıyor yemeği. Niye? Isıtması, soğutması, bu işe ayrılan büyük mekânları, personeli gösteriyorlar.Zaten bizler de yıllık okul masrafları için büyük paralar ödemiyor muyuz? İşletme giderlerini üzerine koy, yemeği 7-8 liraya sat, 19- 20 lira nedir! Sedat Zincirkıran: Ancak orada başka faktörler de var. Öğretmenlerin ve burslu öğrencilerin de yemekleri çıkıyor, bunu unutmamak gerekir. Bu okullarda yemek için ciddi metrekareler ayrılıyor.
Hüseyin Bozdağ: Son 4 yılda sektörümüz 4 kriz yaşadı. Şu anda kazanlarımızda patates değil, karşılıksız çekler kaynıyor! Sektörün %95'i ekonomik anlamda batmış durumda. 2007 yılı sonundaki gıda krizi, 2008 ve 2009'daki küresel kriz nedeniyle birçok firma battı. Aynı dönemde et fiyatları %135 arttı. Bugüne geldiğimiz noktada, et ithalatına izin verilmesi, bir parça nefes almamızı sağladı.
Mehmet Pala: Sektörün ciddi sorunları olduğunu ve sektörün bunları tek başına çözmesinin mümkün olmadığı görülüyor. Sektörün devletle olan ilişkisini ve sorunlarıyla birlikte çözümlerini tanımlayalım dilerseniz…
Sadık Çelik: Biz bataklığın kurutulmasıyla ilgilenmiyoruz. Bugüne kadar sektörün üzerine oturduğu bataklıktan sivrisinekler ürüyor ve biz bunlarla uğraşıyoruz. Et ithalatının 8 aylık faturası 4 milyar dolar. Etin kilosu 30 liraya çıkmış ama yıllık ya da 6 aylık anlaşmalar gereği 4 liraya yemek veriyoruz. Fiyatları oynatamıyoruz, böyle bir sürdürülebilirlik mümkün mü? Çözmemiz gereken bu fiyat tespiti, alışkanlıkların, geleneklerin sürdürülebilir olmaya yetmediğidir. Ette %84, hububatta, yağda %40-60 fiyat artışları oldu. Sıvı ayçiçeği yağı tenekesi 48 liradan 60 lirayı geçti son bir ayda. Bu yazgıyı değiştirecek olan sektörün kendisi. Bu fiyat politikaları ve sektörün bir arada hareket edememesi, sektörün sermaye yetersizliğine ve yatırım yapamamasına yol açıyor. Fiyatları belirleyen örgütler var; emek fiyatları, akaryakıt ya da ilaç fiyatları gibi. Biz devletin ve özel sektörün uşağı gibi görülüyoruz. Ödeme listesinde bizi son sıraya bırakırlar. Bu; serbest piyasa ekonomisiyle, arz-talep dengesiyle, Adam Smith ya da Keynes ile izah edilebilecek bir mesele değil!
Mehmet Pala: Biliyorsunuz, alıcı ve satıcı olmak Türk insanını farklı bir konuma getiriyor. Yani bir yere ürün satıyorsanız her şeyi alttan alıyor, bir ürün alıyorsanız tepeden bakıyorsunuz…
Sadık Çelik: Altı saatlik ömrü olan bir ürün yaratıyorsunuz, bu da sözleşmeleriniz yaparken esnek olmanıza yol açıyor çünkü depolanabilir bir ürün yok elimizde. Bu nedenle sanayici gibi davranamıyorsunuz…
Hüseyin Bozdağ: Lisans konusunda Amerika'yı yeniden keşfetmeyeceğiz, AB ve ABD'deki uygulamaları Türkiye'ye uygun olarak şekillendirilecek. Ehliyet almak için önce kursa gidiyorsunuz, sonra belli denetimlerden geçiyorsunuz. Sektörümüzün de benzer bir uygulama içinde olması gerekiyor. Öte yandan Türk Standartları Enstitüsü her şeyin standardını belirlemiş ancak yemeğin ya da yemek fabrikasının hizmet standardını belirlememiş. Dolayısıyla TSE'yi, mutfak standartlarını, tedarik boyutunu işin içine katarak, dünya sağlık örgütünün tanımları çerçevesinde oluşturulacak bir yemek reçetesiyle standart bir mönü ve standart fiyat oluşturulmalı ve formüle edilebilmeli.
Basri Kalaycıoğlu: Yemeğin standardı olmaz.
Sadık Çelik: Hüseyin Bey'in söylediği taban fiyat uygulaması.
Sedat Zincirkıran: Tavsiye niteliğinde, mali müşavirlerin, avukatların gıda mühendislerinin taban fiyatı vardır ama işlemez. Serbest piyasa ekonomisinde bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ürün ve hizmet kalitesinin çizgisini yükseltebilmek gerekiyor. Daha iyi hijyen sağlanması için teknik ve eğitim altyapılaşması sağlanmalıdır. Eğer 'merdivenaltı müşteri' yediği yemekte bu yüksek ürün ve hizmet kalitesini ararsa, hazır yemek endüstrimiz de kendini daha yüksek standartlara taşıyacak basamaklarda hızla yükselebilir. İYSAD üyelerinin sektörümüzü parlak günlere taşırken, yüksek kalite ve yüksek hizmetten başka gidebilecekleri bir yol yoktur. Bunlar sağlanmadığı zaman yemek alan müşteriler de bu tabldot yemeğin yerlerde sürünen bedellere alınamayacağının farkına varacaklardır.
Basri Kalaycıoğlu: Kullanılan malzeme ve miktarına kalite standardı koyabiliyorsanız, fiyat otomatik olarak oluşur. Sadık Bey 7 liraya, bir başkası 3 liraya yemek satıyor. Sadık Bey'in 4 lira kazandığını söylemek mümkün mü? Elbette değil çünkü Sadık Bey, başka bir şey veriyor. Yani aynı yemek değil.
Sadık Çelik: Biz 4 çeşit tabldot yemeği temel gıda olarak görmek istiyoruz. Temel gıdanın vazgeçilmez standartları ve niteliklileri olmalı. Temel gıda insan hakkı olarak görülmeli.
Mehmet Pala: Peki, bir firma için yemek listelerini yaparken, neye göre yapıyorsunuz?
Basri Kalaycıoğlu: Bazı klişe yemeklerimiz var, beslenme uzmanlarından destek alıyoruz. Ayrıca şirketle yaptığınız sözleşmede her detay belirtiliyor ancak asıl sıkıntı, hizmeti satın alan müşteri tarafında verdiğimiz yemeğin sözleşmeye uygun olarak verilip verilmediği kontrol edecek bir kişi ya da kurumun olmaması. Özel sektör, işin 15. gününde sizden memnun değilse, zaten devam ettirmiyor ilişkisini, yani çok daha seçici davranıyor. Ekonomik kriz bittiğinde bile olumsuz etkilenmeye devam eden bir sektörüz. Çünkü şirketler bu dönemlerde ilk yemek maliyetlerinden kısıyor ve ucuz olanına yöneliyor. Gördüğünüz gibi, kendi içimizdeki görüş farklılıkları da çözüm bulma yöntemlerimiz de farklı.
Mehmet Pala: Peki Sadık Bey, meyve suyu, otomotiv gibi bazı sektörlerde otokontrol mekanizması bulunuyor. Bağımsız bir denetçi kuruluşa da yaptırılabiliyor. Böyle bir uygulamayı hazır yemek sektöründe yapmak mümkün değil mi?
Sadık Çelik: Kolay değil, bundan önce yapılması gerekenler var. 1994'te derneği kurarken tüzüğümüzde bulunan bir konuydu bu. Yani 17 yıl önce düşlemişiz ama bugün geldiğimiz noktada çok gerideyiz, yapamayız. Sorunlarımız buzdağının görünen yüzü sadece ve bu, ülkeyi yönetenlerin suçudur. Kayıt dışılık yüzde 50 diyoruz. Gıda alanında olmamalı bu, kayıt dışılık gıda terörünü bu da kanseri getiriyor çünkü. Sonuç itibariyle emeğimizin, yaşadığımız zorlukların karşılığını alamıyoruz. Bu köye bir deli gerekiyordu, ben de çıktım taşın altına elimi soktum ve şimdi bunu hep birlikte kitleselleştirmek istiyorum.
Hüseyin Bozdağ: Hazır yemek sektörü, köşedeki lokanta, kebapçı, restorancı ya da herhangi bir yerde yemek üreten bir kurum değil. Yemek üreterek, hem sanayiciyiz hem hizmet işindeyiz.
Mehmet Pala: Sektörün sorunları çok karmaşık bir yapıya sahip, bir konserve ya da yağ sanayi gibi değil. Hammadde fiyatları, devletle ilişkiler, kayıt dışılık, fiyat belirlemedeki farklılıklar gibi pek çok farklı parametreye bağlı. Enteresan bir tartışma oldu. En önemli konuların başında devletin koyduğu kurallar ve bu kuralların uygulanması gelmektedir. Sektörün bu anlamda paydaşlarla olan diyaloğunu geliştirmesi gerekiyor. Ayrışarak değil, bütünleşerek, yemek sanayicilerinin bir araya geldikleri derneklerini güçlendirerek, sadece sorunları dile getirerek değil, aynı zamanda çözüm önerilerinde de aktif olmalarını öneriyorum. Böylece tartışmamızın sonuna geliyoruz, geldiğiniz ve katkıda bulunduğunuz için teşekkür ediyorum.