Gıda Teknolojisi Facebook Gıda Teknolojisi Twitter Gıda Teknolojisi RSS
BÜYÜK BEKLEYİŞ

Necdet BUZBAŞ
TÜGİS Yönetim Kurulu Başkanı 




Covid1980’li yıllarda dünya çok yönlü bir dönüşüm yaşadı. Ulus devletler dünyasından küresel bilgi toplumuna, fordist üretimden esnek üretime, modern düşünce çerçevesinden post modern düşünce çerçevesine geçiş yaşanmaya başladı. Bu dönüşümün başladığı noktada; sanayinin üretim ve kaynak kullanma biçimleriyle bunun paralelinde gelişen tüketici davranışları ve tüketim kalıpları, insanın doğa üzerindeki etkilerinin giderek artarak alarm verici hale gelmesine neden olmuştu.
 
Bu dönemin ana sloganı ‘‘kalkınmada sürdürülebilirlik’’ olarak Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılında yayınladığı "Ortak Geleceğimiz" adlı kitabıyla dünya kamuoyuna sunuluyordu. Bu ilkenin dünya siyasetini etkileyen bir yaygınlık kazanması 1992 yılında Rio de Janerio’da toplanan ‘Çevre ve Kalkınma Konferansı’ sonrasına rastlar. Rio Deklarasyonundan günümüze kadar geçen 28 yıllık süre içinde yaygınlık içeriğinin kabulde pek etkili olmadığı ortaya çıkmıştır. Dünya iklim değişikliğinin kriz boyutlarına varan olumsuz sonuçlarını yaşarken, güçlü ulus devletler ölçüsüz bir umursamazlık gösterebilmekteler. Tüm bu olumsuzluklara karşın, çevre konularına duyarlı oldukça büyük kitleler oluşmuş ve toplu hareketler ile başarabilme ivmesi yakalanmıştır. 
 
Yaşadığımız bu pandemi günlerinin en önemli derslerinden birisi de; dünya ve üzerinde insan da dahil olmak üzere yaşayanlara bir ekolojik sistem kapsayıcılığı ile bakılması gerekliliğini anlamış olmamızdır. Hastalıkların nedenini araştırırken, artık sadece hasatlık ve hastalık ajanı arasındaki neden sonuç ilişkisiyle yetinemeyiz. Dünyaya canlı ve cansız varlıkların ilişkilerinden oluşan bir ekolojik sistem olarak baktığımızda, sistemin performansına dayanan karmaşık açıklamalara başvurmak zorundayız. Sağlık sorunu çözümlenebilirse, Covid-19 ekonomi tarafından birçok sistemin yetersizliği veya yanlışlığının gözden geçirilmesine neden olacaktır. 
 
Dünya Bankasının yeni baş ekonomisti Carmen Reinhart’ın “Covid-19, küreselleşmenin tabutuna çakılan son çivi” cümlesinde yer bulan küreselleşme bunlardan biri. Ekonomik küreselleşme; dünya ekonomileri, kültürleri ve nüfusları arasında giderek artan mal, hizmet, teknoloji, yatırım, insan ve fikir akımlarını ifade etmektedir. Küreselleşmenin tarihi aslında bir teknolojik değişim ve siyasi tercih hikayesidir. Hikayeyi üç ayrışıma dönemiyle tanımlayabiliriz. İlk ayrışma 19’ncu yüzyılda başlar, tüketim ve üretim mekânsal olarak birbirinden kopar. Fakat sevkiyat kısıtının varlığı dünyayı düzleştirmeye yetmez. Üretim sanayi bölgelerinde kümelenir, zenginlik bu ülkelerde kalır. İkinci ayrışma 1990 yıllarında belirginleşir. Bilgi iletişim teknolojilerindeki devrimsel değişimlerin sonucu üretimin sınır ötesi parçalanması söz konusudur. Bu süreçte gelişmiş ülkeler, ilk olarak üretimlerinin emek-yoğun kısımlarını emeğin ucuz olduğu gelişmekte olan ülkelere transfer ederler. Bunun sonucu gelişmekte olan ülkelerin bir kısmında ciddi ölçüde sanayileşme görülür, çevre ülkelerini de kapsayan bir emtia süper döngüsü yaşanır. 
 
Günümüzde tanıklık ettiğimiz döneme ayrışma adını veremiyoruz, nerede sonlanacağı veya radikal ölçüde farklılaşacağının adınız koyamıyoruz. Bu dönemi hiper küreselleşme olarak adlandırmak en doğru olanı olacaktır. Bu dönemin en önemli teknolojik gelişmesi yüz yüze mevcudiyet kısıtının ortadan kalkmış olmasıdır. Uzaktan eğitim, sanal toplantılar, telerobotik teknolojiler yaşadığımız günlerin gerçekleridir. Uluslararası ticaret ve yatırımların büyük bölümünün bir katma değer zinciri (KDZ) içinde gerçekleşmesi norm haline gelmiştir. Dünya malı olarak nitelenebilecek ürünler, parça parça başka ülkelerde üretilip bu değer zincirleri üzerinde hareketle monte edile edile son tüketiciye ulaşmaktadır.
 
2008 küresel krizi sonrası artan belirsizlik ve toparlanamayan ülke ekonomileri KDZ’lerin genişlemesinde duraksamayı getirdi. Dijitalizasyon, hizmetleşen imalat sanayi faaliyetleri ve sürdürülebilirliği önemseyen tüketici tercihleri gibi yapısal değişimlerle son yıllarda öne çıkan ticari gerilim ve korumacılığın yükselmesi firmaları yurt dışında üretim yerine, yurt içinde hem tüketiciye daha yakın olmak hem daha verimli bir şekilde daha iyi ürünler üretmeye yönlendirdi. 
 
Mal, hizmet, sermaye, insan, veri ve fikirlerin dünya üzerinde hareketliliğinin insanlığa sağladığı faydalar tartışılmaz bir gerçek. Ancak birbirine bu denli bağımlılığın riskleri hiç akla getirilmedi, Covid-19 salgını buna fırsat sağladı. “Herkes kendi başının çaresine baksın” yaklaşımına tanık olduğumuz yaşadığımız bu günlerde uluslararası bağımlılık fikrinin erdemleri tartışmaya açıldı. Bu tartışmanın merkezinde yer alan iddia; kısa dönemde yüksek etkinlik realizasyonu ve maliyet düşüşlerini garanti eden küresel tedarik zincirlerinde faaliyet göstermenin kırılganlığı. Pek çok ülke vatandaşı, tıbbi malzeme ve ilaç sektöründe ülkelerinin dışa bağımlılık derecesini belki de ilk kez fark etti.
 
Küresel değer zincirlerinin çevre ve iklim krizi üzerindeki etkilerine de kısaca değinmekte yarar var. Hemen söylemeliyiz ki, aşırı uzmanlaşma ve üretimin coğrafi dağılımının yapısı olumsuz sonuçları beraberinde getiriyor. Bu olumsuzlukları şöyle sıralayabiliriz:
 
- KDZ’lerin ölçek etkisi; KDZ’ler uzadıkça ve yaygınlaştıkça taşımacılık artar, buna bağlı sera gazı salınımları yükselir. ABD’de 1 cal’lik gıda maddesine ulaşmak için 7.2 cal’lik harcama yapılıyor… 
 
- KDZ’ler malların üretim ve nakliye sırasında ortaya çıkan atık çeşidi ve miktarını etkiliyor. Örneğin plastik atık miktarı KDZ’ler vasıtasıyla ciddi oranda artış göstermiştir.
 
- Etkin üretim yöntemleri, düşük fiyatlar ve KDZ’lerdeki firmaların küresel tarım ürünleri talebini artırmaları. Daha fazla ormanın yok edilmesi, biyoçeşitlilik kaybı ve diğer çevre sorunları. Soya, palmiye yağı ve ahşap ürünleri yılda ortalama 3.8 milyon hektarlık bir miktarla ormansızlaşmanın yüzde 40’ ından tek başına sorumlu.
Akademisyenler tarafından da tartışma zemini bulan, tedarikçi tabanlarının genişletilmesi veya üretimin bir kısmı veya bazı kısımlarının tekrar yurt içine çekilmesi, KDZ’lerin yeniden tasarlanması Covid-19’un getirdikleriyle kristalize olmaya başladı, hız kazandı. Covid-19 salgını süresince izlediğimiz, KDZ’leri etkileyen tespitleri şöyle sıralamak olası:
 
- Alınan sağlık önlemleri (çalışanların hastalanması, sosyal mesafe kuralları vb.) nedeniyle KDZ üzerinden faaliyet gösteren firmaların üretimi durdurmaları,
 
- Tedarik zincirleri üzerinden bulaşma riski,
 
- Mal taşımacılığı ulaşım ağında oluşan olumsuzluklar (karantina tedbirleri, gümrükleme işlerinde ilave tedbirler, mürettebat, pilot, kaptan, TIR sürücüleri tam kadro çalışamamaları)
 
- Talep şoklarına uyumda çaresizlik (acil ihtiyaçlarda patlama, mal ve hizmet talebinde derin düşüşler)
 
- İhracat kısıtlamaları ve güvenlik gerekçesiyle üretimin ulusallaştırılması yönünde yükselen kamuoyu baskıları.
 
Sonuç olarak; küreselleşmenin temel unsurlarının ortadan kalkmayacağı, fakat Covid-19 salgını sırasında değişen zaman ruhu ve belirsizlikler iş yapış biçimlerine paralel olarak küreselleşmeyi de etkileyecek, değiştirebilecektir. İlk olarak dünya ekonomileri Çin’e daha az bağımlı olmaya gayret edeceklerdir. Burada sorun kırılgan tedarik zincirlerinden çok, tek nokta tedarik kaynaklarına bağımlı olmaktır. Şirketlerin hem kendi inisiyatifleriyle hem de hükümetlerin yeni politikaları zoruyla, önemli stratejik girdileri (sağlık ve gıda kaynaklı) tedarikinde çeşitlenmeye gitmeleri veya yurt içi ya da bulundukları kıtada yeniden üretime geçmeleri muhtemeldir.
 
İkincisi, ekonomik entegrasyon küreselden bölgesele veya ikili düzeyde ilişkilere kayacaktır (serbest ticaret anlaşmaları vb.) Covid-19 salgını gösterdi ki uluslararası işbirliğinin zayıflığı had safhada. Ancak çok taraflılığın zorunlu olduğu, kamu sağlığı, çevre ve iklim krizi gibi küresel müştereklerin çözümünde nasıl pozisyon alınacağı henüz keşfedilmiş değil. Salgın süresince yetkili ağızlardan sıkça duyduğumuz, “salgın sonrası eskisi gibi olmayacak” sözleri yeni kuralları yazmak ve uygulamak için umulur ki hayal olmaz.
 
Kaynak: Ayça Tekin KORU - Salgın Ekonomisi, Ağustos 2020